Tagged: evlilik büyüsü

Müneccim Nasıl Olunur?

İnsanların okuduğu burç yorumlarını yapan müneccimler hakkında daha detaylı bilgi sahibi olabilmek için söz konusu kişilerin bu seviyelere nasıl geldiğinin bilinmesi çok daha doğru olacaktır. Müneccim olmak için bir okula gidilmesi ya da bir eğitimden geçilmesi gibi zorunluluk yoktur. Bu işin tam bir okulu olduğunu söylemek yanlış olacaktır.

  • Müneccimlik, zorlu bir sürecin sonunda elde edilen bir meslek olarak tanımlanmaktadır. Bu işi yapacak olan kişilerin öncelikle bir takım bilgilere sahip ve bunlara tam olarak hakim olması önemli bir zorunluluktur.

Daha sonra ise çok ciddi bir tecrübe gerekir ki bu kişilerin yıllarını alan önemli bir süreçtir. Bilgi ve tecrübe, kişilere bir takım olayları yorumlama yeteneği kazandıracaktır. Böylece gökyüzündeki olaylardan bir takım fikirler elde edilmesi mümkün olacaktır.

Astrologluk ile araba kullanma birbirine benzetilen iki farklı alandır. Müneccim nasıl olunur sorusuna cevap aranırken bu örnek çok sık kullanılır. Hayatında araba kullanmamış fakat araba kullanmayla ilgili çok sayıda kitap okumuş birisine insanlar güvenir yoksa hayatı boyunca araba kullanmayla ilgili hiç kitap okumamasına rağmen 20 yıldan uzun süredir araba kullanan birisine mi güvenir?

Bu soruya istisnasız hemen herkes 20 yıllık şoföre güvenirim cevabını verecektir. Çünkü araç kullanmak her ne kadar bilgi istese de bu bilginin pratikte kullanılabilmesi için ciddi bir tecrübe gerekir. Müneccimlik de bu şekilde yorumlanmaktadır. Müneccim olmak, sahip olunan bilgilerin tecrübe ile pratiğe dökülmesidir.

Müneccim ve Sahip Olunması Gereken Bilgiler

Müneccim olmak için izlenmesi gereken yol yukarıda anlatılırken bilgi ile birlikte tecrübenin harmanlanmasına vurgu yapılmıştır. Dolayısıyla da hiçbir bilgiye sahip olmadan bu işi yapabilmek mümkün değildir. Son derece karmaşık bilgilerin bilinmesi ve bunların doğru bir şekilde yorumlanması gerekir ki böylece yapılan yorumların isabet oranı artsın.

  • Aksi durumda bu alanda başarılı olmak neredeyse imkansızdır. Bundan dolayı bu işi yapmak isteyen kişilerin öncelikle bu alanla ilgili kaynakları tarayarak bilgi sahibi olması gerekiyor. Daha sonra ise tecrübe aşamasına geçilmelidir.

Müneccim olabilmek için gök bilimine ciddi şekilde hakim olunması gerekiyor. Bunun için hesaplama işlemleri, bilgisayar programları, astroloji bölümleri ve benzer alanlar bulunmaktadır. Bu alanların mümkünse tamamı değilse mümkün olanların tamamının tabiri caizse yutulması gerekiyor. Buradan elde edilecek olan bilgi, bu işin yapılmasının en önemli temellerinden bir tanesidir ve kesinlikle ihmal edilmemesi gerekir. Aksi durumda ilerleyen dönemlerde bunun sıkıntısı çok sert bir şekilde çekilecektir.

Müneccim ve Hesaplama İşlemleri

Astrolojinin temelinde yatan hesaplamalar, müneccimler için de son derece önemlidir. Fakat bu hesaplamalara ilk defa dışarıdan bakan bir kişi için oldukça karışık görünmektedir. Bu karışıklık ise pek çok insanın bu alana olan ilgisinin sönmesini başlıca sebepleri arasındadır.

  • Fakat söz konusu işlemler ve hesaplamalar birkaç defa incelenir ise çok basit olduğu anlaşılacaktır. Ortaokul olmasa dahi lise seviyesinde işlem bilgisinin yeterli olacağı rahatlıkla söylenebilir. Dolayısıyla da müneccim olmak için çok ciddi bir hesaplama bilgisi gerekmez. Genel olarak hesaplama konusuna hakim olan kişiler, bu alanda çok fazla zorlanmayacaktır.

Gelişen teknoloji ile birlikte birtakım işlemler hesap makinesi ve bilgisayarlardan da yapılabilmektedir. Astroloji alanında en fazla yapılan işlemlerden olan saat, dakika ve saniyeyi açılara çevirmek ya da bunun tam tersini yapmaktır.

Bu işlemler için astrolojinin hamallığı denilmektedir. Bu işlemlerle zaman kaybetmek yerine basit bir hesap makinesi kullanmak çok daha etkili sonuçlar verecek ve insanlar bu işlemleri zorlanmadan yapacaktır. Ayrıca bilgisayarlardan da benzer işlemler yapılabilir.

Müneccim için Bilgisayar Programları

Astrolojideki birtakım işlemler artık bilgisayarlar sayesinde çok daha kolay bir şekilde yapılabilmektedir. Bilgisayarlara uygun olarak satılan astroloji programları vardır ki bunlar genel olarak iki farklı sınıfta toplanmış durumdadırlar.

  • İlk seçenekte bilgisayara girilecek veriler, horoskop hesaplamaları haritaların çizilmesini sağlamaktadır. Bu aşamadan sonra müneccim çıkan sonuç üzerinden fikirlerini beyan edebilmektedir. İkinci sınıfta yer alan programlarda ise bilgisayar programları hesaplamaları ve çizimleri yaptıktan sonra yorumu da yapmaktadır.

Yukarıda iki farklı bilgisayar programından bahsedilmiştir. İlk seçenek çok fazla tercih edilirken diğer seçeneğin aynı derecede tercih edildiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü ikinci seçenekte programın yaptığı yorum, aslında programı kodlayan kişinin programa eklediği yorumdur ki bunun kalitesi her zaman tartışılır.

Bundan dolayı da ikinci seçenek çok fazla tercih edilmez. Çünkü beklentilerin tam olarak karşılanmayacağı gibi kişilerin yapması ya da fikir geliştirmesi gereken bir noktada kalmamaktadır. Müneccim için ilk seçenek bundan dolayı daha uygundur.

Müneccim Ne Yapar?

Bu noktaya kadar müneccimlerin sahip olması gereken özelliklerden ve teknolojinin bu kişilere sağladığı kolaylıklardan bahsedildi. Fakat bu kişilerin tam olarak ne yaptığı da merak edilen konulardan bir tanesidir. Burç yorumlarını bu kişiler nasıl yapıyor? Nelere göre bu yorumlar şekilleniyor? Bunlar tarzındaki soruların temelinde müneccim tarafından yapılan çalışmaların nasıl olduğu yatmaktadır.

  • Dünyanın etrafında çok sayıda gezegen, yıldız ve benzer gök cisimler vardır ve söz konusu cisimlerin tamamı hareketlidir. Dolayısıyla da zaman zaman bunlar kümelenmekte ve bazı şekiller oluşturmaktadır. Buradan şekiller incelenerek haritalar ve farklı çizimler yapılır. Bu çizimler yorumlanarak bir takım yorumlar yapılır.

Fakat bu noktada bilinmesi gereken önemli bir husus vardır. Bu işlemler bir noktaya kadar bilimsel olsa dahi bir noktadan sonra kehanete dönüşmektedir. Bundan dolayı da yapılan yorumların gerçekleşeceğine kesin olarak inanılması yanlış olacaktır. Böyle bir hata yapılırsa sonuçları son derece ağır bir şekilde kendini gösterecektir.

Müneccim ile Horoskop İlişkisi

Müneccim ile horoskop arasındaki ilişkiden bahsetmeden önce horoskopun anlatılması daha doğru olacaktır. Horoskop için yapılacak en kısa tanım, gök cisimlerinin yerlerine bağlı olarak çizilen haritaya verilen genel isimdir. Fakat oldukça kapsamlı tanımlar da bulunmaktadır ve bunlar ile horoskopun önemi daha net bir şekilde anlaşılmaktadır.

Astrologlar tarafından oluşturulan horoskoplar, burçlara dair yapılan yorumların temelini oluşturmaktadır. Buna bağlı olarak oluşturulacak olan horoskoplar ne doğru ve kusursuz ise ortaya çıkacak olan sonuçlar da o kadar mükemmel olacaktır. Fakat bunların tamamının tahmin olduğu hiçbir zaman akıldan çıkmamalıdır.

Tırnak büyüsü nasıl yapılır?

Tırnak büyüsü en güçlü kara büyülerden biridir

Kara büyüler içinde en güçlü tesir gösteren uygulamalardan biri de tırnak büyüsüdür. Bu büyü insanların birbirinden soğumasına ve ayrılmasına neden olur. Tırnak büyüsü, bekar kadın ile erkekleri ayırmak için uygulanabileceği gibi evli şahısların birbirinden soğuması için de yapılabilmektedir.

Tırnak büyüsünün etkileri yavaş yavaş ortaya çıkar

Büyü yapıldığı ilk günden itibaren insanların huzurunun kaçmasına neden olur. Büyüye maruz kalan kadın ve erkek arasında küçük münakaşalar görülür. Ancak ilk birkaç gün bu tartışmalar uzlaşma ile sonuçlanacak kadar hafiftir.

Tırnak büyüsü yapıldıktan sonra etkilerini yavaş yavaş arttırır. Her geçen gün büyü biraz daha güçlenir. 11 gün geçtikten sonra büyü insanların tüm duygu ve düşüncelerini etkileyecek kadar güçlenmiştir.

Bu süre dolduktan sonra kadın ve erkek birbirlerini adeta tanıyamaz hale gelir. Kişiler birbirlerine duydukları sevgiyi tamamen kaybeder. Hatta sevgi yerini iğrenme ve nefrete bırakır. İnsanlar arasında saygı da ortadan kalkar. Böylece kopuş çok hızlı olur.

Tırnak büyüsü gerçekten de tırnak ile mi yapılır?

Tırnak büyüsü sadece tırnak ile yapılmaz. Kişilere ait necis her türlü eşya büyü malzemesi olabilir. Kadın ve erkekten alınan tırnak, saç, diş, deri parçası veya kirli elbiseler tercih edilebilir.

Kolay temin edildiği için tırnak büyüsü daha çok kadın ve erkeğin kirli elbiseleri ile yapılmaktadır. Ancak tırnak kullanıldığında büyünün tesiri birkaç misli artmaktadır. Eğer kişilerin tırnaklarından birkaç parça temin edilip bunlarla büyü yapılırsa kesin sonuç verir. Büyünün “tırnak büyüsü” adını alması da bu sebepten kaynaklanır.

Tırnak büyüsü nasıl yapılır?

Tırnak büyüsü kişilerden alınan necis (pis) bir eşyanın üzerine tılsımlı sözcükler okunması suretiyle yapılır.

Öncelikle alınan eşya beyaz bir kumaş parçasının üzerine bırakılır ve büyü yapacak üstat dizleri üzerine çökerek tılsımlı sözcükler okur.

Okunan tılsımlı sözcükler tırnak büyüsünün etkili olmasını sağlayacak hüddamların ismidir. Hüddam kelimesi cin anlamında kullanılır. Büyü yapmakla görevlendirilmiş cinlere hüddam denir.

Hüddamların en önemi özelliği insanın gönlüne vesvese verebilmeleri, insanın psikolojisini bozarak onu öfkeli yapmaları ve insanları birbirinden soğutmalarıdır.

Hüddamların ismi 121 defa okunduktan sonra alınan necis eşyalar beyaz kumaşın içinde iyice sarılır ve bir ip yardımı ile bağlanır.

Büyünün son aşamasında ise beyaz kumaş içindeki necis eşya yerleşim yerlerinden uzak bir yere götürülerek toprağa gömülür. Gömülme işlemi bittikten sonra eşyaların gömüldüğü yerden ayrılmadan önce bir kez daha hüddamların ismi 121 defa okunur.

Tırnak büyüsü hem erkeğe hem de kadına yönelik yapılmalıdır

Bu tesirli büyü ayrılmaları istenen kişilerin her ikisine de yapılmalıdır. Böylece ayrılık fikri her iki şahısta da oluşacak ve kişiler birbirinden kısa sürede kopacaktır.

Eğer büyü uygulaması kişilerden sadece birisine yapılırsa büyü yön değiştirip insanları derinden etkileyebilir.

Büyünün yön değiştirmesi demek yapılan uygulamanın asıl amacının dışında başka amaçlara hizmet etmesi demektir. Yani ayırmak maksadıyla yapılan bir büyünün insanların delirmesine ya da intihar etmesine neden olması gibi sonuçlar ortaya çıkabilir.

İşte bu sebepten ötürü tırnak büyüsü aynı anda hem erkeği hem de kadını etkileyecek biçimde icra edilmelidir.

Tırnak büyüsünün etkileri kalıcı mıdır?

Ne yazık ki tırnak büyüsünün tesirleri kalıcıdır. Yani herhangi bir yolla büyü bozdurulmazsa birbirini seven insanlar ömür boyu ayrı kalacaklardır.

Eğer büyünün yapıldığı gün ve sonraki 11 gün içinde kadın ya da erkeğin oturdukları evde bir doğum hadisesi gerçekleşirse büyü kendiliğinden bozulur. Bu durum gerçekleşmezse ve büyü bozma yöntemlerine başvurulmazsa tırnak büyüsü ömür boyu insanların yaşamını etkileyecektir.

Tırnak büyüsü nasıl bozdurulur?

Tırnak büyüsünün birbirinden farklı bozdurulma yolları vardır. Ancak bu yollar içinde en güvenilir olanı büyü bozma duaları okumaktır. Felak, Nas ve Fatiha surelerinin peş peşe üçer defa okunması ile inşallah en tesirli kara büyüler dahi hükümsüz kalabilecektir.

Tırnak büyüsü insanları etkilediği dönemde onlara hiç de hoş olmayan davranışlar yaptırır. Bu davranışlar kişiye yakışan hareketler değildir. Ancak büyünün tesirinden ötürü insanlar ne yaptığını bilmemektedir.

Tırnak büyüsünün etkileri ortadan kalktığında kadın ve erkek yaptıklarından pişman olur. Fakat önceki dönemde yapılan kötü davranışlardan ötürü birbirlerine yönelecek yüzleri kalmaz. Bu hususta büyünün tesirlerini kabul etmek ve hoşgörülü davranarak aşk yaşamına yeniden dönmek en isabetli tercih olacaktır.

Ruh Çağırma Gerçek Mi?

İnsan ruh ve cesetten meydana gelmiştir. Elektrikli aletler için cereyan ne ise, bedendeki azalar için de ruh odur. Sözgelimi bir ampulü parçaladığımızda ondaki cereyana bir zarar vermiş olamayız. Parçalanan ampul artık etrafı aydınlatamaz. Fakat onun parçalanması cereyanın varlığını ortadan kaldırmaz.

Bu misal gibi, ölmüş insanların bedenleri zamanla dağılıp ortadan kaybolsa bile, onların ruhları müstakil olarak varlıklarını devam ettirirler. Zira, beden ruh ile ayakta durur. Fakat ruhun devam ve bekası bedene bağlı değildir.

Bu durumda, “öldü” dediğimiz insanların sadece bedenleri ölmüştür. Ruhları ise “berzah alemi” denilen bir alemde hayatlarına devam etmektedirler. “Dünyanın eceli” demek olan Kıyamet kopuncaya kadar devam edecek bu alemdeki ruhlar, dünyada yaptıkları amellere göre “ya cennet bahçelerinden bir bahçede lezzet almakta, veya cehennem çukurlarından bir çukurda azap çekmektedir.” (1)

Acaba, ölmüş insanların ruhlarıyla temasa geçmek, onlardan bilgi almak mümkün müdür? Dünyanın diğer ucundaki insanlarla sesli veya görüntülü iletişim kurabildiğimiz gibi, “berzah alemi” ile de irtibat kurup, o alemin sakinleriyle görüşebilir miyiz?

Bu tür sorular eskiden beri insanları meşgul etmiş, o alemle irtibata sevk etmiştir. Eskiden kahinler bunu gerçekleştirmeye çalışırken, günümüzde medyumlar aynı şeyi yapmaya çalışmaktadır. Özellikle sosyete çevrelerinde “ruh çağırmak” yaygın bir adet haline gelmiştir. Bu konuda, metafizik meseleleri derin bir vukufiyetle ele alan Bediüzzamanın şu tesbitlerini nakilde fayda görüyoruz:

Bu mesele felsefeden ve ecnebiden geldiği için, ehl-i imana çok zararları olabilir. Ve çok su-i istimalata menşe olmakla beraber, içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünkü, doğruyu ve yalanı ayırdedecek bir mihenk, bir ölçü olmadığından habis ruhlar ve şeytana yardım eden cinnîlerin, bu vesile ile, hem onun ile meşgul olanın kalbine ve hem de İslemiyete zarar vermek ihtimali var. Çünkü, maneviyat namına, İslâmî hakîkatlere ve genel inanca aykırı haber vermeler oluyor. Habis ruhlar iken, kendilerini temiz ruhlar zannettirip, belki kendilerine bazı büyük veliler namını verip İslamiyetin esaslarına aykırı sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikatı değiştirip, saf gönüllüleri aldatabilirler. (2)

Üstteki ifadelerden şu esasları çıkarmak mümkündür:
1-Ruh çağırma olayı, bize dıştan girmiş bir olaydır. Kaynağı din değil, felsefedir.
2-Kendilerini ölmüş bir insanın ruhu şeklinde takdim eden ruh çağırma celsesinin misafiri, gerçekten o kişinin ruhu olmayıp, ya habîs ruhlardan veya şeytana yardım eden cinlerden biridir.
3-Celseye gelen meçhul misafir, gerçek dışı beyanlarla hem oradakilerin, hem de onlardan duyacak saf kişilerin inancına zarar verebilir. Mesela, kendini Mevlananın ruhu şeklinde takdîm eder. Sözüne itimadı sağlamak için, Mevlanadan bir-iki beyit de okuyabilir. Fakat daha sonra, İslâm dışı şeyleri Mevlananın sözleriymiş gibi takdîme ve telkîne çalışır.

Bu meselede, şu nokta da çok mühimdir: Sadık rüyada, habis ruhlar ve şeytan, peygamber suretinde temessül edemez. Fakat ruh çağırmakta, habis ruhlar, belki Peygamberin lisanen ismini kendine takıp, sünnet-i seniyyeye ve şeriatın hükümlerine aykırı olarak konuşabilir. Eğer bu konuşması şeriatın hükümlerine ve sünnet-i seniyyeye muhalif ise, tam delildir ki, o konuşan temiz ruhlardan değildir. Mümin ve müslüman cinnî de değildir. Habis ruhlardan olup, bu şekilde taklit etmektedir. (3)

Ruh çağırmanın bu tarz tehlikesine dikkat çeken Bediüzzaman, ruhlarla temasın nasıl olması gerektiğini de anlatır. Şöyle ki:
“Şeytanları da Onun (Süleymanın) emrine bağlı kıldık. Onlardan kimi bina ustası, kimi de dalgıç idi. Diğerleri ise zincirlere vurulmuştu.” (4)
“Şeytanlardan da Onun (Süleyman) için dalgıçlık edenleri ve başka iş yapanları musahhar kıldık”(5) ayetleriyle Cenab-ı Hak bildiriyor ki: Yerin insandan sonra şuurlu olarak en mühim sakinleri olan cinler, insana hizmetkar olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki, Cenab-ı Hakk, emirlerine itaat eden bir kuluna, onları itaat ettirmiştir. Cenab-ı Hak, manen şu ayetin işari diliyle der ki: Ey insan! Bana itaat eden bir kuluma cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de benim emrime itaat etsen, çok varlıklar, hatta cin ve şeytan dahi sana itat edebilirler.

İşte insanlığın sanat ve fennin imtizacından süzülen maddî ve manevî fevkalade hassasiyetinden tezahür eden ispirtizma gibi, ruh çağırmak ve cinlerle haberleşmenin, şu ayet, en son sınırını çiziyor ve en faydalı suretlerini tayin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi, bazen kendine ölüler namını veren cinlere ve şeytanlara ve habis ruhlara musahhar ve maskara olup oyuncak almak değil, belki Kuranın tılsımlarıyla onları itaat ettirmektir ve şerlerinden kurtulmaktır. (6)

Hem, ruhların temessülüne işaret eden Hz. Süleymanın (a.s.), ifritleri celb ve teshirine dair ayetler; hem, “Ona (Meryeme) ruhumuzu (Hz. Cebraili) gönderdik de, kendisine düzgün bir insan şeklinde temessül etti”(7) gibi bazı ayetler, ruhanîlerin temessülüne işaret etmekle beraber, ruhların celbine dahi işaret ediyorlar. Fakat işaret olunan temiz ruhların celbi ise, medenîlerin yaptığı gibi, hezeliyat suretinde bazı oyuncaklara, o pek ciddi ve ciddi bir âlemde olan ruhlara hürmetsizlik edip, kendi yerine ve oyuncaklara celbetmek değil; belki ciddi olarak ve ciddi bir maksad için, Muhyiddin-i Arabî gibi zatlar ki, istediği vakit ruhlar ile görüşen bir kısım ehl-i velayet misüllü, onlara müncelip olup, münasebat peyda etmek ve onların yerine gidip âlemlerine bir derece yaklaşmakla ruhaniyetlerinden manevi istifade etmektir. (8)

Demek ki Hz. Meryeme Hz. Cebrail bir insan şeklinde görüldüğü gibi, bunun benzeri başkaları için de mümkündür. Bu olaya, uzaktan yapılan bir yayının kendi televizyonumuzda izlenmesi misaliyle bakabiliriz. Ekranımıza yansıyan bir görüntü olduğu gibi, görülen ruh dahi, Onun zatı değil, temessülüdür.

Bir kimse uyanıkken Hz. Peygamberin ruhaniyatının temessülüne mazhar olsa ve Onunla sohbet etse, o sohbette Resulullahın söylediklerinin durumu nedir ? Kişi, bunu başkalarına nakledip, buna göre hareket etmelerini söyleyebilir mi ?

Hatıra gelebilecek böyle bir soruya, Bediüzzaman şu şekilde açıklık getirir: Nübüvvet hakîkatı velayetten ne derece yüksekse, ispirtizma vasıtasıyla veyahut terakkiyat-ı ruhiye cihetiyle mazhar olunan sohbet ve muhabere dahi, hiçbir cihette hakîki peygamberle muhabereye yetişemiyeceğinden, yeni ahkam-ı şeriyeye medar-ı ahkam olamaz. (9) Yani, böyle bir sohbet, yeni bir takım dini hükümlere medar olamaz. Zira, “Bugün dininizi tamamladım”(10) ayetinin hükmüyle, İslam Dini ondört asır evvel tamamlanmıştır.

Böyle bir sohbet, ancak dinin hakikatlerinin bir mütalaa ve müzakeresi şeklinde olabilir. Sohbete mazhar kişi, elbette bunun neticesinde ruhen tefeyyüz edecek, marifet yönüyle inkişaf edecektir.

Kanaatimizce, Bediüzzaman bu tarz sohbetlerin yabancısı değildir. Eserlerinde Üveysi bir şekilde Abdülkadir-i Geylanî, İmam- Gazali, Hz. Ali gibi zatlardan ders aldığını ifade etmiştir. (11)

Şairler, hassas ruhlu kişiler olarak, ilhama açık insanlardır. Bu ilham Rahmani menşeli olabileceği gibi, şeytani kaynaklı da olabilir. Bunlardan birinin ruhlarla irtibatını örnek olarak vermek istiyoruz. Şöyle ki:
Enis Behiç Koryürek, “beş hececiler” olarak anılan şairlerden biridir. 1949da vefat eden bu zat, önceleri ruha inanmazken, 1946da evinde yapılan bir ruh çağırma seansıyla dünyası değişir. Çedikçi Süleyman olduğunu söyleyen seansın misafiri, iki yıl boyunca seanslara devam eder. (12) Dediğine göre, h. 1112de Trabzonda vefat etmiş olan bu zat, Enis Behice eski devrin ifadesiyle bir takım şiirler yazdırır, hadisler verir, ayetler ezberletir. Farsça kıtalar söyler, bazı kehanetlerde bulunur. (13) Bu esrarlı misafir, önceleri Enis Behice tek tek harfleri söyler ve yazdırır. İleriki günlerde doğrudan doğruya Onun diliyle konuşur. Enis Behic, bunu şöyle ifade eder: ” O sözler… Edası, musikisi, manası benim tarzımdan bambaşka olan, fakat bu başkalıkla beraber gene benden bir koku, bir gölge taşıyan o sözler… Evet, ömrümde hiç düşünmediğim ve söylemesini aklımdan hiç geçirmediğim o sözler, içimden, benim içerimin daha içerisinden birdenbire fışkırıp çağlayan bir su gibi, emeksiz, engelsiz akıyor, akıyordu… Bu adeta bir irtical mucizesiydi. (14)

Enis Behiç, iki yıl devam eden bu sohbetlerde kendisine dikte ettirilen veya bizzat dilinden kaydedilen yazıları bir kitap halinde toplamıştır. Kitap, tasavvufi şiirler manzumesidir. Enis Behicin önceki eserlerinden üslub ve muhteva yönünden çok farklıdır.

Aynı dönemlerdeki ruh çağırma seanslarının meşhur isimlerinden Bedri Ruhselmanın kitaplaşan seans notlarında ise, kayda değer bir bilgi görülmemektedir.

Ruhselman, kendini ruh olarak takdim eden misafire gayb alemi ile ilgili çok şeyler sormuştur. Verilen cevaplar; desteksiz, İslâmî esaslara dayanmayan bir takım mücerred iddialardan ibarettir.

Demek ki, ruhlarla temas mümkündür. Fakat, kendini ruh olarak takdim edenin, gerçekten o kişi olması lazım değildir. Gelen meçhul misafir, cinlerden biri veya habis ruhlardan biri olabilir. Arada söylediği bazı doğruları yem olarak kullanıp, bu arada çok yalanları kabul ettirebilir. Sözgelimi, faili mechul bir cinayetin katili sorulsa ve seansın misafiri bir isim verse, o kişiye hemen katil nazarıyla bakılamaz. Bu meselede, “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse araştırın. Yoksa, bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da, sonra yaptığınıza pişman olursunuz”(15) ayetinin verdiği ölçüyü unutmamak gerekir. Zira, insanların yalan haber getirmeleri görüldüğü gibi, aynı durum cinler için de geçerlidir.

Kâmil müslümanlar, ruh çağırma seanslarıyla gayb âlemini tanımaya çalışmak yerine, Kuran vasıtasıyla o âlemi bilmeye gayret ederler. Zira Kuran, alem-i şehadette âlem-i gaybın lisanıdır. (16) Bu arada, kuvvetli bir rabıtayla, İslam büyüklerinin ruhaniyyatından istifadeye çalışırlar. Fakat, -hatta peygamberin ruhaniyyatıyla bile olsa- böyle bir sohbetin, hiç bir zaman yeni dini hükümlere medar olamıyacağının da farkındadırlar.

Kaynaklar:
1. Tirmizi, Sünen, Kıyamet, 26
2. Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 404
3. Said Nursi, a.g.e, s. 405
4. Sad, 37-38
5. Enbiya, 82
6. Said Nursi, Sözler, s. 240
7. Meryem, 17
8. Said Nursi, Sözler, s. 241
9. Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 404-405
10. Maide, 3
11. Bkz. Said Nursi, Emirdağ Lahikası s. 64; Lemalar (osm). s. 863-864
12. Hekimoğlu İsmail ve H. Hüseyin Korkmaz, İlimler ve Yorumlar, s. 420-422
13. Sinan Onbulak, Ruh ve Ruhlar Alemi, s. 4
14. Enis Behiç Koryürek, Varidat-ı Süleymaniye, s. 7
15. Hucurat, 6
16. Said Nursi, Sözler, s. 339

Cinler ve Türleri Nelerdir?

İnsanların arasında bulunan, yerleşen ve göç eden cinlere, AMMAR denir. Çirkinleşip şirret haline gelen cinlere ŞEYTAN denir. Çocuklara musallat olan cinlere ERVAH denir. Yaramaz ve güçlü cinlere de İFRİT adı verilir. Dilimizde 6. his olarak tanımladığımız aslında bir cindir. Ve bazı durumları önceden bildirir veya hissettirir. Bizi yönetir.

MELEKLER, yemezler, içmezler, üreyip, çoğalmazlar. CİNLER ise, yerler, içerler, üreyip, çoğalırlar. Sayıları insanlardan daha çoktur. Cinlerin latif ve ince varlık olmaları, üreyip çoğalmalarına engel değildir. Kendilerine iyiliği dokunan insanları ödüllendirirler, saygısızlık yapanları da cezalandırırlar. Bazı insanları etki altına alıp kendi isteklerine alet ederler veya kötü işler yaptırırlar. Hatta bazen insanlara aşık olan cinler bile vardır, bu durumda sevgililerini kaçırarak onlara sahip olurlar.

İslamiyet açısından, iyi huylu “müslüman cinler” ve kötü huylu “kafir cinler” de vardır. Bu tür cinler daha çok büyücülükle uğraşanların ilgisini çekmektedir. “Huddam” (hizmetçiler) adı altında bulunan bu cinler sayesinde hastalıkların iyileştirildiği, kötülüklerin defedildiği ve bir takım doğaüstü olayların meydana getirildiği varsayılmıştır.

İyi cinler insanları korkutmamak adına kendilerini pek fazla göstermezken; kötü cinler bir büyü sonucu ya da kendilerine zarar verecek bir harekkette bulunulduğu vakit insanlara görünürler. Bir yerlerden ses gelmesi, gece yatarken kapı çalması, ışıkların yanıp sönmesi, çeşmeden su akma sesinin gelmesi gibi işretlele varlıklarını belli ederler.

Cinlerin yaradılışı insanlardan öncedir. Bildiğimiz Şeytan lanetlenmeden önce cinlerin ileri gelenlerinden biriydi. Allah-ı Teala’nın emrine karşı gelen Şeytan sonsuza dek lanetlendi. açılıyor.

Aşırı korkuyla, aşırı sevinçle, Cin ve Ruh daveti yapmakla, mistizmi yanlış kullanmakla, başkalarının size büyü yapmasiyla, cinler yaşantımızı alt üst edebilir. Cinlerin verdiği zararlardan kurtulmak ve korunmak elbette mümkündür. Ancak yinede bilinçsiz yapılan korunma yarar yerine zarar verebilir.

Müslüman bir cin, insana zarar vermez. Hayır işlerinde kullanılırlar, görev alırlar, zararsızlardır. Kendilerine zarar verildiğinde, rüyalarda neden zarar verild iğine dair hatırlatmalar yaparlar ve de sizi korkutmadan olayı anlatmaya çalışırlar. anlamadığınız taktirde, en son yol olarak korkutarak anlatırlar.

Cin Nedir ve Nerede Yaşarlar?

Cinler hamamlarda, mezarlıklarda, pis yerlerde, ahırlarda, ÇÖplüklerde, ıssız yerlerde, duvar deliklerinde ve ağaç kovuklarInda yaşarlar. Metruk evlerde yaşarlar. Bedenini temiz tutmayan cinler insan artıklarInI yerler. Cinlerin yemekleri besmele çekilmeden yenen yemeklerdir. Ayrıca tezek ve kemikler de onların yiyecekleridir. Cinlerin insanlar gibi sosyal hayatları vardır. Onların da düğünleri, şenlikleri, toplantılarI, seminerleri, konferansları vardır.

Üreyip çoğalırlar. Yerler, içerler. Fakat onlarIn yiyip içmeleri, koku duyusuyladır. Nefsani olarak doyarlar.

Ayrıca cinlerin parası kuru soğan ve sarmısak kabuğudur. Bunlar kesinlikle yakılmayacaktIr. Aksi halde cinlerin hışmına uğrarsınız, yani zarar görürsünüz.

Mesela ; karanlıkta yada yağmurlu bir havada destursuz yere basmamak, gece tırnak kesmemek, ıslık çalmamak, gibi.

Bazı cinler, evlerin banyoları, samanlıklar, helalar gibi pisliğin içinde yaşarken; bazıları da odalar, salonlar gibi, temiz yerlerde yaşar. Kendilerine ait şehirleri, köyleri vardır.

İyi cinler insanları korkutmamak adına kendilerini pek fazla göstermezken; kötü cinler bir büyü sonucu ya da kendilerine zarar verecek bir harekkette bulunulduğu vakit insanlara görünürler. Bir yerlerden ses gelmesi, gece yatarken kapı çalması, ışıkların yanıp sönmesi, çeşmeden su akma sesinin gelmesi gibi işretlele varlıklarını belli ederler.

Cinler insanları öldürmek gibi bir davarışta bulunmazlar. Allah onlara bu izni vermemiştir. Cinlerin kademelerine göre hüddam, ifrit gibi değişik rütbeleri vardır. Cinleri bir bina yüksekliğinde ve hatta daha büyük, kanatlı, çift başlı, yılan kafalı gibi şekillerd e görmek mümkündür.

Müslüman bir cin, insana zarar vermez. Hayır işlerinde kullanılırlar, görev alırlar, zararsızlardır. Kendilerine zarar verildiğinde, rüyalarda neden zarar verild iğine dair hatırlatmalar yaparlar ve de sizi korkutmadan olayı anlatmaya çalışırlar. anlamadığınız taktirde, en son yol olarak korkutarak anlatırlar.

Cinlerin kabileleri vardır: her kabile bir farklı görev üstlenir. En kötüleri ise şeytana tapanlardır; amaçları devamlı suretle kötülük yapmaktır. Bazı insanlara musallat olurlar onların başka karşı bir cinsle evlenmelerine izin vermezler kendileriyle cinsel ilişkiye zorlarlar zarar vermek isterlerse verebilirler fakat bunların şartları vardır.

İlm-i Ledün Nedir?

İlm-i ledün veya ledünnî ilim, Allah ile ilgili bilgi ve sırlara ait ilim, gayb ve mârifet ilmidir. Allah, âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki: “Orada, kendi indimizden bir rahmet (vahiy ve nübüvvet veya uzun ömür) verdiğimiz ve ona ledünnî ilmi öğrettiğimiz kullarımızdan birini (Hızır’ı) buldular.” (Kehf sûresi: 65)

Hem Sa’lebî’nin hem de İmâm-ı Rabbânî’nin ifâde ettikleri gibi, Hızır aleyhisselâm, güzel ahlâk sâhibi, cömert ve insanlara karşı çok şefkatliydi. Allah’ın izni ile kerâmet ehli olup, kimyâ ilmini bilirdi. Hak teâlânın bildirmesiyle ledünnî ilim verilmişti. Muhammed Pârisâ; “İlm-i ledünnî verilmesinde Hızır aleyhisselâmın rûhâniyeti vâsıta olmaktadır.” buyurmuştur.

Senâullah-ı Dehlevî bu ilim hakkında şöyle demektedir: “Ledünnî ilim, çalışmak ve gayretle ele geçmez. İhsân edilen kimselere mahsûstur. Umûma şâmil değildir. Peygamberlere verilen ilimler ve vahyedilen şeyler ise, umûma şâmildir ve herkesi ilgilendirir. Yâni peygamberler, bunları, gönderildikleri kavimlere tebliğ etmekle, bildirmekle vazîfelidirler. Bu bakımdan peygamberlerin ilmi, ledünnî ilminden üstündür.”

Seyyid Abdülhakîm Arvasi ise, şunları ifâde etmektedir: “Emîr Sultan hazretleri, ledünnî ilme sâhipti. Bu ilim yetmiş iki derecedir. İlk derecesinde olan, bir ağaca bakınca yapraklarının sayısını, bir denize bakmakla damlalarının adedini, bir çöle bakınca kumlarının sayısını bilir.” Kıyamet yaklaştıkça, insanlar dinden uzaklaşmaya başlamaktadır. Eskiden kerameti görülen evliya çoktu. Fakat dinden uzaklaştıkça evliya azaldı, kerametler görülmez oldu. Ledün ilmi unutuldu. Sapıklar çoğaldı, keramet inkâr edilmeye başlandı. Kerametin hak olduğuna Kur’an-ı kerimden örnekler:

1- Hz. Süleyman, “Sebe Melikesinin tahtını bana kim getirebilir?” dedi. Cinlerden bir ifrit: “Sen yerinden kalkmadan önce, onu getiririm, buna gücüm yeter” dedi. İlmi ledün [ilmi batın] sahibi olan vezir Asaf bin Berhiya ise, “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi ve bir anda getirdi. (Neml 38-40) [Vezir de, cin de peygamber değildi. Vezir bu işi kerametle yapmıştı. Cin müslüman ise kerametle, kâfir ise sihirle yapacaktı.]

2- Hz. Meryem peygamber değildi. Kocasız çocuk doğurdu. Hz. Meryem mabette yaşar, yiyecekleri, kerametle hep yanında hazır olurdu. Kur’an-ı kerimde, (Hurma dalını kendine doğru silkele, taze hurma dökülsün.) buyuruldu. (Meryem 24) Hz. Zekeriya, Hz. Meryem’in yanında taze meyve ve yiyecekleri görünce hayret ederdi. İşte âyet-i kerime meali: (Rabbi Meryem’e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık görür, “Ey Meryem, bunlar sana nereden geliyor?” der; o da: Bunlar, Allah tarafından” diye cevap verirdi.) [Ali imran 37]

3- Eshâb-ı Kehf’in kerameti de meşhurdur. Eshab-ı kehf, yiyip içmeden, bir zarara uğramadan 309 yıl uykuda kaldıktan sonra uyanmışlardır. Kur’an-ı kerimde, (İşte bu, Allahın kudretini gösteren delillerden biridir. Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın.) buyuruluyor. (Kehf 17, 18)

4- Hz. Musa’nın yanındaki gencin çantasındaki balık canlanıp suya gitmiştir: (Her ikisi, iki denizin birleştiği yere varınca balık şaşılacak şekilde denize gitmişti.) [Kehf 61- 63]

5- Kehf suresinin 63. âyetinden itibaren Hz. Musa ile ledün ilmi’ne sahip bir zatın kıssası anlatılır. Özetle şöyledir: (İkisi, [Hz. Musa ile bir genç] kendisine ilim verdiğimiz birini buldular. Musa ona, “Sana öğretileni [ledün ilmini] bana da öğretir misin?” dedi. O zat da: “Sen benim yaptıklarıma dayanamazsın” dedi. Sonra o zat, bindikleri gemiyi deldi. Hz. Musa, “Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin” dedi. Daha sonra, bir erkek çocuğunu öldürdü. Hz. Musa, “Masumu öldürdün, pek kötü bir şey yaptın” dedi.) Günahsız çocuğu öldürmek elbette çok büyük günahtır. Ama bunu yapan zat, kerametle biliyordu ki o çocuk, büyüyünce zâlim biri olacaktı. Onun yerine iyi bir çocuk verilmesi de istenmişti. Hz. Musa’ya “Ben sana, yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?” dedi. Demek ki o zat, Hz. Musa’nın dayanamayacağını da kerametle biliyordu. Hz. Musa’nın arkadaşı duvarları [kerametle] doğrultuverdi. O zat, Hz. Musa’ya bu işlerin hikmetini açıkladı. (Kehf 63-81) [Hz. Musa’nın arkadaşının [Hızır’ın] sahip olduğu ilme ilmi ledün deniyor. Bu ilmi ancak tasavvuf sahibi, keramet ehli evliya bilir, mezhepsizler bilmez.] Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (İlmi ledün, sırrı ilahidir. Allah, onu salihlerden dilediğinin kalbine koyar.) [Deylemî]

İLM-İ LEDÜN

Türkçe’de kat, huzur, nezd sözcükleriyle karşılamaya çalıştığımız, bir mânâda “ınde” lafzının da müteradifi sayılan “ledün” kelimesi, “ilm-i ledün” şeklinde izafetle kullanılınca; gayb ilmi, esrar ilmi, Allah tarafından insanın gönlüne atılan ilâhî bilgi ve içe doğan hakikatlar mânâsına gelir. Başta, umum Enbiyâ ve Mürselîn olmak üzere, bütün evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrebînin – bir başka zaman teker teker bu kelimelerin ne mânâya geldiklerini ifade etmeye çalışacağız – ilimleri, Cenab-ı Hak tarafından vahiy ve ilham ünvanıyla gönüllere ilkâ edilmiş bilgi ve marifet olması itibarıyla, hemen hepsi de bir çeşit ilm-i ledün sayılır. Hususiyle de, “ekrabu’l-mukarrebîn” olan İlm-i Ledün Sultanı’nın hem gayb-ı mutlak hem de gayb-ı mukayyetle alâkalı her türlü bilgi ve marifeti – bununla, gayb ilmi, esrar ilmi ve vicdan kültürünü kastediyoruz – ilm-i ledün nev’indendir ve O Ferîd-i Kevn ü Zaman, Süleyman Çelebi’nin:

Bu gelen İlm-i Ledün Sultanı’dır,

Bu gelen tevhid-i irfan kânıdır.

mısralarıyla seslendirdiği gibi, bu gizli ilmin tam bir hazinedârı ve bu hususî irfan havzının da bir marifet kahramanıdır. Ne var ki, böyle özel bir mazhariyet, bütün evliyâ ve enbiyâ, bütün asfiyâ ve mürselîn için her zaman söz konusu olmayabilir. Zira, ilm-i ledün, ilâhî feyz yoluyla, hususî bir kısım kimselerin kalbine atılan özel bir bilgi ve marifettir..ve böyleleriyle aynı ufku paylaşmayanların ondan anlamaları da mümkün değildir.

İlm-i ledün, her zaman zahirî şer’e muvafık olmayabilir. Bu gibi durumlarda meşhûdâtlarını “usûlü’d-dîn” prensipleriyle tashihe tabi tutmayanlar, bazen yanılabilecekleri gibi, kendilerine tâbi olanları da yanıltabilirler. Keşf ve ilhamlarını muhkemâta göre tesbit edenler ise her zaman, berzahî ufuklarıyla mülk ve melekûtu birden görür.. dünya ve ukbâyı bir vahidin iki yüzü gibi müşahede eder.. ve tilmizlerine gayb u şehadet âleminin vâridâtından ne kevserler ne kevserler sunarlar.!

Kur’an-ı Kerim, Kehf Sûresi’nde bu mazhariyeti hâiz, Allah’ın has bir kulundan bahsederken – Sünnet-i Sahiha bunun Hızır olduğunu söyler – “Orada bizim seçkin kullarımızdan, has bir abdimizi buldular ki, Biz onu nezdimizden hususî bir merhametle şereflendirerek kendisine (ilâhî esrar) ilmi öğretmiştik.” (Kehf/18:65) şeklinde bir açıklamada bulunur. Tasavvuf erbabına göre işte bu ilim, ilm-i ledündür.. ve Hazreti Musa gibi “ülü’l-azm” enbiyâdan birisi, temelde, ilâhî bilgilerde tam metbû olmasına rağmen, münhasıran ilm-i ledün çerçevesinin belli bir motifinde Hazreti Hızır’a tâbi olarak o ilmin ihata alanını görmeye çalışmıştır. Sahîh-i Buhari’de bu farkı ortaya koyan şöyle bir rivayet vardır: Hızır, Hazreti Musa’ya “Yâ Musa, ben, Allah’ın bana öğrettiği öyle hususî bir ilme mazharım ki, sen onu bilemezsin; sen de öyle bir ilimle serfirazsın ki, ben de onu bilemem” der.

Evet, ilm-i ledün, umuma ait bir ilim olmaktan daha çok, hususî bazı kimselere Cenabı Hak’kın özel bir ihsanıdır ve onların dışındakiler her ne kadar değişik konularda daha fazla malûmat sahibi olsalar da, bu mevzuda ilm-i ledün erbabının gerisinde sayılırlar. Zira bu ilim – liyâkat, istidat, Allah’a yakınlık.. gibi hususların şart-ı adî planında vesilelikleri mahfuz – tamamen Allah’ın bir atâ tecellisidir ve kat’iyen kesbî de değildir. Bu itibarla da onun, ne okumayla, ne araştırmayla ne de daha değişik yollarla elde edilmesi söz konusudur. Evet o, Bu tamamen Allah’ın dilediğine tahsis buyuracağı bir lütuftur ve Allah, en büyük lütf ve ihsan sahibidir.” (Cuma/62:4) fehvasınca hususî bir tecellinin unvanıdır.

Ne var ki, böyle bir irfan, insanlar nazarında, ne kadar cazip, parlak, büyüleyici ve ilâhî esrara açık olsa da, yine de enbiyâ-i izâmın mazhar bulundukları ilimler ondan kat kat yüksektir, objektiftir, herkese açıktır ve insanların dünyevî-uhrevî saadetlerinin de teminatıdır. Bu iki ilim arasındaki farklılığı şu şekilde vaz’ etmek de mümkündür:

Hazret-i Musa’nın ilmi, insanların dünyevî hayatlarını tanzim ve uhrevî saadetlerini temine matuf bir “ilm-i şeriat”, Hızır’ın ilmi, gayb ve esrarla alâkalı ledünnî bir mevhibe; Hazreti Musa’nın ilmi, insanlar arasında nizam ve asayişi teminle alâkalı ahkâm ve kazaya müteallik, Hızır’ın malûmatı ise sadece melekût eksenli bir kısım vâridattan ibarettir ki, buna “ilm-i ledünn-ü sırf” dendiği gibi “ilm-i hakikat” , “ilm-i bâtın” da denegelmiştir.. ve bu ilim, aynı zamanda ilâhî esrarın da en önemli kaynağıdır. Bir zat, bu mülâhazayı ifade sadedinde şöyle der:

Bakma ey hâce ilm-i kîl ü kâle,

Esrar-ı Hak’kı ilm-i ledünde ara..!

Bu itibarla da, ilm-i ledünle cehd ve gayret arasında bazı münasebetler söz konusu olsa da, temelde onun, talim ve taallümle doğrudan bir alâkasının olmadığı açıktır. Zira bu ilim, Cenab-ı Hak tarafından mahz-ı mevhibe olarak, bazı temiz gönüllerde bir kuvve-i kudsiye şeklinde tecelli etmektedir ve aynı zamanda bu tecelli, terakki sistemi içinde değil de tedellî çerçevesinde vukû bulmaktadır: Evet bu ilim, eserden eser sahibine, vücuttan vicdana akseden bir marifettir.. ve her şekliyle de keşf ve ilham kaynaklıdır. Ne var ki, böyle bir ilham bazen, farklı derecelerde tecelli ettiği gibi, seyr-i rûhânîsini Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enam’ın vesayetinde sürdürmeyenler için, bir kısım şeytanî vesvese ve nefsanî hevâcisle iltibası da söz konusudur.

İlham, ilm-i ledünnün en önemli kaynağıdır ve hususî mânâsıyla olmasa da, ilm-i ilâhînin tecellileriyle alâkalı en geniş bir alanı işgal eder. İlham, insanın ihtiyarı dışında, onun gönlüne bir mevhibe olarak tecelli edince ona “hâtır” denir. Ancak, bazen böyle bir hâtır veya ihtara, Hak’tan geldiği kendi karîneleriyle kat’î değilse, şeytanın belli şeyler bulaştırması da söz konusu olabilir. Kendi karineleriyle Hak’tan geldiği muhakkak olan bir ilhama rahatlıkla ilm-i ledün diyebiliriz. Böyle bir esintinin Hazreti “İlim”den geldiğinin en önemli emaresi, bu türlü vâridâtın Kitap ve Sünnet’e muvafakatıdır. Bu iki asılla test edilip de doğru çıkmayan hâtır veya sûfîlerin sıkça kullandıkları bir kelimeyle ifade edecek olursak, havâtırın, nefsin hevâcisinden ve şeytanın vesveselerinden olması ihtimalden uzak değildir. İşte, böyle bir ihtimalin bahis mevzu olmadığı bir hâtırın Hazret-i İlim’in tecellilerinden bir feyiz olduğunda şüphe yoktur.

Aksine, şeytanî vesveselerin bulaşmış olması muhtemel bulunan havâtır, şeytanî; içinde nefsin hazlarının duyulup hissedileni de “heces” veya hevâcis-i nefsanîdir ki, böyle bir aldatılma alanına itilen sâlik, hemen Cenabı Hak’ka teveccüh edip, durumunu, şeriatın muhkemâtına göre yeniden ince bir ayara tabi tutması gerekir.

Sûfiye, Hak tarafından gelip kalbde yankılanan hitaba “hâtır-ı Hak”, melekten geldiği bilinene “hâtır-ı melek”, nefis ve şeytan tarafından esip rûhu saran manevî şerarelere de “hevâcis” veya “şeytanî vesveseler” diyegelmişlerdir ki, bunların arasını tefrik edebilme biraz da “usûlü’d-din” ve “Sünnet-i Seniye” mizanlarını bilmeye vabestedir. Zira, bu türlü havâtırın bazıları şer’î prensiplerle test edilerek anlaşılsa da, bazıları, zahiren dinin temel kaidelerine muhalif olmamakla beraber, çok sinsi bir kısım şeytanî gaye, emel ve maksatlara bağlı cereyan edebilir ki, onu da bu işin erbabından başkasının ayırt edebilmesi oldukça zordur.

Nefis ve onun hevâcisi, şeytan ve onun da vesveseleri ilm-i ledün konusunun dışında epistemolojik meseleler olduğundan şimdilik onları geçiyoruz.

Büyü Nedir?

Kişileri çeşitli yöntemler kullanarak, iradelerinden alıkoymaya, onlara istemleri dışında türlü şeyler yaptırmaya, istenen yönde davranışlara sevketmeye, kısaca “büyü” denilmekterdir. Büyücülük, dinin ve dini inançların tamamiyle karşısında yer alan, reçetelere ve formüllere dayanan, şeytanla işbirliği halinde olmak anlamına gelen bir eylemdir büyücüden komutları alan şeytan ve yardımcıları ya kendilerini göstererek ya da isteneni yerine getirerek varlıklarını belli ederler.

İlk insanların mağara duvarlarına çizdikleri bizon resimleriyle başlayan büyüsel ritüeller; kişinin doğada karşı koyamadığı bir takım güçlerden korunmak, onları kendinden uzaklaştırmak adına başvurduğu çeşitli yöntemler halinde günümüze değin süregelmiştir.

“Büyüsel işlemlerin çoğunlukla olumlu (Ak Büyü) veya olumsuz (Kara Büyü, Kırmızı Büyü) bir enerji akışına dayalı olduğu söyleniyor. Bir enerji bedensel bir organa, psiko-somatik (ruhsal-bedensel) bir işleve yöneltilebilir. Kitaba göre maddi dünya kötü ruhlar tarafından yaratılmıştır, ancak sihirbaz, koruyucu meleğinin yardımıyla ve büyüsel uygulamalara başvurarak, kötü güçlere karşı koyabilir hatta kötü ruhları yönetebilir.”

Büyünün çıkış noktası ve etkileri inanç farkı gözetmeksizin tektir. Büyünün dini yoktur. Insanın sahip olduğu enerji yoğunluğu, büyünün temelini oluşturmakla beraber, etkili olup olayacağını da blirlemektedir; büyü, insanın enerjisini olumsuz yönde etkilemek ve ortadan kaldırmak için, negatif enerjiyi muska gibi sembolik aracılarla kişiye göndermeye dayanan bir yöntemdir.

BÜYÜ ÇEŞİTLERİ

Asur ve Babil uygarlıklarında ak büyü ve kara büyü’nün ayrımı net olarak yapılmıştı; MÖ. 1800 yılında Kral Hammurabi Kara Büyüyü yasaklamış, uymayanları ölümle cezalandırmıştı.

AK BÜYÜ ( OLUMLU BÜYÜ )

Ak Büyü olumlu, iyiliğe yönelik, şifacı bir büyü türü olarak adlandırılır. Ak Büyü ile Kara Büyü arasındaki farklılıklar sadece niyet, amaç ve formüllerle belirlenmemektedir; bu iki büyü türünde kullanılan malzemeler tamamiyle farklıdır; Ak Büyüde ateş, altın, ayçiçeği, civa, elma, elmas, fasulye, fildişi, gümüş, horoz, inci, incir, kurşun, kuşkonmaz, portakal, sarımsak, su, süt, sirke, tavuk, tuz, yumurta, zeytinyağı kullanıldığı gibi, Kara Büyüde ceset parçaları, idrar, kan, karga, kedi (kara), kurbağa, kurt kanı, timsah dişleri, medyum, toprak (mezarlıktan), tüy (kara tüy) yarasa (gözleri ve kanı) kullanılmaktadır.

KARA BÜYÜ ( OLUMLUZ & ZARARLI BÜYÜ )

Amacı zarar vermek olan Kara Büyü, Ak Büyünün zıttıdır; sonuçları ölüme ve cinayete varabilir. Kara Büyücü, Allah’tan nefret eder, doğanın kurallarına karşı gelir, kendisini yüceltmek, güçlerini arttırmak için her şeyi yapar. Kara Büyü şeytanla ve ölü ruhlarla (nekromansi) bağlantılıdır. Hz. Musa’dan başlamak üzere bütün dinler bunu bir sapkınlık sayıp yasaklamışsa da, antik çağlardan beri ölülerin ruhlarını çağırıp bu sayede geleceği öğrenmeye çalışmak; “ölü falı” bakmak oldukça yaygın bir yöntemdir. Özellikle Orta Çağ büyücülüğü bununla sık sık beslenmiştir. Orta Çağ Tanrı bilimcilerinden Rabano Mauro şöyle der: “Ölü falına bakanlar, kötü duaları ile ölüleri diriltenler, geleceği öngörüp sorulara cevap vermelerini temin eden kişilerdir. Ölüleri çağırabilmek için ceset kanı gerekiyor, çünkü bu işlemlere yardımcı olan cinler kandan hoşlanırlar.”

KIRMIZI BÜYÜ ( KARA BÜYÜDEN DAHA ZARARLIDIR )

Kırmızı Büyü olumsuz amaç ve niyetleri, uygulamaları ile Kara Büyünün bir çeşidi yandaşıdır. En gerçek ve en tehlikeli büyüdür. Şeytan’ın ve kötü ruhların büyüsüdür. Kırmızı Büyü ayinlerinde kaz kullanır, kurban kesilir.

Haiti’de yaygın olan, Haitili yerliler ve melezler tarafından uygulanan Voodoo büyüsü en bilindik kırmızı büyüdür. Kökenleri, Afrika totemlerine varan inançlarla beslenir. Vudu Büyücülüğünde düzenlenen ayinlerde dansların, müziğini kendinden geçmelerin, kurban edilen hayvanların (kaz, horoz, kara keçi) nedeni ve amacı adları Loas olan bazı ilkel güçleri (ölü ruhları) harekete geçirmektir. Trans haline geçen vudu rahibeleri, birer medyum gibi hareket ederek bu güçlere teslim olurlar. Vudu’ya benzer bir uygulamaya Brezilya yerlilerinin Macumba (Makumba) törenlerinde rastlanır.

Macumba, temelde cinsel büyücülüğe bağlı, erotizm içerikli bir ayindir. Vudu ayinleri daha çok mezarlıklarda yapılırkenyer, Macumba ayinleri mekan olarak açık alanlar ya da ormanlar tercih edilir. Vudu’nun çok konuşulan ama kanıtlanmayan tarafı ise, Zombiler yani yaşayan ölülerdir (Zombi sözcüğü, mezardan çıkma anlamına gelir). Kara Büyüde, hipnoz ve telkin yolu ile diriltildiği söylenen bu hareket halindeki ruhsuz cesetleri yönlendirmek, Kara Büyücü’nün işidir.

Büyü Belirtileri Nelerdir?

Çok çeşitli büyü şekilleri vardır. Büyünün insan üzerindeki etkileri de yapılan büyünün çeşidi ile yakından alakalıdır. Mesela iş ve evlilik kısmetini bağlamak için yapılan büyü ile hastalık ve ölüm büyüsü insan üzerinde aynı etkiyi göstermez.

1 – Genelde büyülü insan çabuk sinirlenir ama öfkesi de çabuk geçer ve yaptığına da çoğu zaman pişman olur.

2 – İşleri yolunda gitmez. Olması gereken işleri de bazen tamamen tersine gider.

3 – Bazen bunalım geçirir ve eli kolu işe güce kalkmaz, yaptığından ettiğinden bir zevk almaz.

4 – Parasının işinin bereketi olmaz.

5 – Evde hanede geçimsizlik olur.

6 – Sebepsiz yere tartışmalar meydana gelir,

7 – Bazen öyle ki, güzel bir muhabbet bile tartışmaya kavgaya dönüşür.

8 – Bazen de evin herhangi bir yerine okunmuş domuz yağı vb şeyler sürerler. Mesela, yatak odasına böyle bir şey sürüldüğünü farz edelim. Karı-koca evin içinde bazen tatsızlıklar olsa bile normal anlaşabiliyorlarken, yatak olasına girince tartışmalar, birbirlerine soğuk davranmalar vb tatsızlar olur, şiddet baş gösterir…

9 – Birde en çok yapılan büyülerden birisi de ölü toprağıdır.. medyum; Bazı hanelere de okunmuş ölü (7 kabir toprağı) serperler.. Bu toprak hangi evin içine yada önüne etrafına serpildi ise o evdeki insanlar ölü gibi olurlar. Uyuşuk olurlar.. Bazen eli kolu işe-güce kalkmaz. Bir şeyden zevk ve tad almaz hale gelirler.

10 -Kimi insanlara da yapılan büyülerden dolayı cinler periler musallat olur. Çaresine bakılmazsa zamanla karabasan – kabus – havale-nöbet – sara şizofreni vb şekillere çevirebilir. Akıl almaz durumlara ve zorluklara sokar.

11 – Ruh halinizde bir değişiklik hissetmeniz, kendinizi tanıyamaz durumda olmanız, gece artarak devam eden sıçrayarak uyanmalar, korkunç rüyalar görmeye başlamanız, rüyalarınızda sık sık kedi, köpek gibi hayvanları görmeniz,

12 – Kalp ya da midenizde ilgili rahatsızlığınız olmadığı halde göğüs kafesinizde ağrı hissetmeniz,

13 – Aşırı yorgunluk, ensenizde ağrılar, saçlarınızda elektriklenmeler olması, gözlerdeki ağrılar, gölgenizin sizi izlediği izlenimine kapılmak, ayak tabanlarınızın yanma halleri

14 – Büyülerin etkileri insanların burçlarına göre de değişkenlik gösterebilir. Yengeç, Aslan, İkizler, Oğlak, Kova ve Yay Burçları büyü konusunda daha hassastır.

Bazı insanlarda, aşırı etkilenme ve geç müdahale sonucu sinir bozuklukları ve akli denge bozukluklarına kadar giden olaylar mevcuttur. Bu yüzden dikkatli olup, bu belirtileri önemsemek gereklidir. Büyülerde etkinin beyin iradesiyle en aza indirilmesi mümkündür.

SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZEDE BÜYÜ YAPILMIŞTIR

Hazreti Aişe validemizden rivayet edildiğine göre, Lebib bin Asam adındaki bir yahudi, Peygamberimize tarak, kıl ve hurma kabuğu ile büyü yapıp ZİERVAN kuyusuna atmıştır. Peygamber Efendimiz günlerce bu büyünün tesirinde kaldı. Büyü, mübarek cismine, vücuduna ve gözüne isabet etmişti. Bir beşer olarak, maddi olarak rahatsızlanmış fakat peygamberliğine herhangi bir zarar gelmemiştir. Zevceleriyle uzun müddet ayrı kalmıştır. Hastalık şiddetlenince Allah’a teveccüh ve dua ederek şifa dilemiştir. Bu arada bedeni güçsüz hale gelmiştir. Yakarış ve niyazdan sonra, uyku ve uyanıklık halinde, Yüce Allah (C.C.) tarafından gönderilen iki melek büyüyü yapanı ve yerini bildirmiştir Hz. Peygambere (S.A.V.) kim tarafından, nerede, ne için büyü yapıldığını bildirmiş ve büyünün iptal edilmesi yolunu göstermiştir. Halsiz ve güçsüz düşen peygamberimize Allah’ın yardımı olarak MUAVVİZETEYN yani Felak ve Nas sureleri nazil olmuştur. Bu iki sure 11 ayettir. Lebib bin Asam bir saç kılına 11 düğüm atmıştır. Allah-u Teala bunu ve yerini Peygamberimize bildirmiştir. Bu surelerin ayetlerini okumasını emretmiştir. Peygamberimiz bir ayet okudukça iplikten bir düğüm çözülmüş ve kendisinde bir hafiflik hissetmiştir. Bütün düğümler açılınca Peygamberimiz (SAV) kendisine gelmiştir. Bu hadiseden anlaşılıyor ki büyü hurafe değil hakikattir Hz peygamberin bu sureleri okuması bizim okumamız için bir mesajdır bir işarettir ilahi bir emirdir.

FELAK SURESİNİN ANLAMI;

“Ey Habibim De ki .. Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı bastığı vakit gecenin şerrinden, düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden, haset ettiği vakit kıskancın şerrinden, Sabahın rabbi olan Allah’a sığınırım.”

NAS SURESİNİN ANLAMI;

“Ey Habibim De ki .. Sığınırım insanların rabbine, insanların hükümdarına, insanların ilahına, o sinsi (pusuya yatmış) şeytanın şerrinden sığınırım ki, insanların kalplerine vesvese verir, o vesvese verenler cinlerden de olur, insanlardan da.” Kendisinde her tür büyü, nazar, vesvese, manevi bir buhran ve sıkıntı olduğu düşüncesinde olanların bu sureleri okumalarını tavsiye ederim. Çünkü bu surelerin şifa maksatıyla okunduğuna dair hadis-i şerifler vardır. Bu sureler insanı koruyan manevi birer zırhdır.

EBCED HESABI NEDİR?

Ebced veya Ebûced, Arap alfabesindeki harflerin kolaylıkla hatırda kalması için düzenlenen bir hârf dizisi ile bu harf dizisinin her birine tekabül eden bir rakam değeri sistemi ve diziyi oluşturan sekiz kelimenin ilkinin adıdır. Harflerin her birine 1’den 1000’e kadar matematik değerler verilmiştir. Arap harflerinin ebced tertibine göre dizilişinin Hazret-i Âdem’e (as) dayandığı rivâyet edilir. Bu tertip ile alfabenin kullanıldığı tarih süreci içerisinde, zamanla bu harflere sayısal değerler verilmiş; bu sayısal değerler âlimler, edebiyatçılar ve şâirler tarafından makbul ve muteber karşılanmış ve kullanılmaya başlanmıştır. Esmaül Hüsna, Allah’ın güzel isimleri ve aynı zamanda Allah’a ait birer özelliği anlatması bakımından sıfat olarak kullanılmaktadır. Bu da bize, Allah’ı tanıma ve anlama bakımından önemli ipuçları vermektedir. Bu isimlerin her birinin Ebcedi değerleri bulunarak, herkesin kendi ismine ya tam karşılık olarak ya da yaklaşık olarak gelen isimler bulunduğu, bunların da Allah’a yakınlaşmak ve dua etmek, özel isteklerde bulunmak için birer vesile yapılması gerektiği, öteden beri bilinen hususlardandır. Esmaül Hüsna  anlamsal olarak en güzel kelimeleri taşır. çünkü Yüce Rabb’imizin 99 ismini taşır.

EBCED HESABI İLE İSMİN DEĞERİ NASIL BULUNUR?

Önce isminizin ebced değerini bulacaksınız. Bunun için isminiz Arapça harflerle yazılır.

Ebced hesaplama yönteminde alfabedeki harfler 1’den 9’a, 10’dan 90’a, 100’den 1000’e kadar numaralandırılmaktadır.

Esmaül Hüsna  anlamsal olarak en güzel kelimeleri taşır. çünkü Yüce Rabb’imizin 99 ismini taşır. Kur’anda ve hadislerde sıkça bahsedilen Esmaül Hüsna’nın faziletleri saymakla bitmez. Hem hastalıklara şifadır hem her derde devadır. Bir de isimlerimizin ebced hesabına göre hesaplandığında Esmaül Hüsna’nın isimlerinden hangisine yakın bir isim çıktığını bulabiliriz.

Esmaül Hüsna’dan her biri başka bir isme bakar. Dolayısıyla siz de kendi isminize bakan esmayı tespit edip her gün çıkan miktarı okuyun. Bunu yaparken iki şık vardır.

Birincisi; direkt ve yalnız kendi isminiz ebcedi karşılığı olan esmadır. İsminizin ebced değeri karşılığı olan esmaya en yakın esma veya direkt olarak da çıkabilir.İşte o Esmayı  belirtilen gün ve saatte  okumak.

İkincisi ise; Anne isminiz ile birlikte sizin isminizin toplamına karşılık gelen esmadır.bunu yapmak için önce kendi isminizin ebced değeren bulun  sonra annenizin ismine bakan ismin ebced değerini bulun. Her iki ebced değeri karşılğı toplAmı esmayı bulun ve okumaya başlayın.

EBCED HESABI NEDİR?

Ebced, geleneksel Arap alfabesinin eski sıralanışından (elif, ba, cim, dal) ilk dört harfinin okunuşlarıyla (E-B-Ce-D) türetilmiş bir sözcüktür. Ebced hesabı ise Ebced rakamları denilen alfabetik bir sayı sistemini kullanarak, kelime, cümlecik veya cümlelerin sayısal değerini hesaplama ve bunlardan anlamlar çıkartma işlemidir. Teori incelenen kelime, cümlecik veya metinde bir şekilde gizli şifreleme bulunduğu varsayımına dayanır.

Semitik alfabelerde olduğu gibi Arap alfabesiyle yazılan bir yazıda da harflerin sayısal değerleri ile bir şifreleme (cifr) yapılmış olabilirdi ve gelecekte hâdiselerin vukuu zamanının tespiti (Kehanet) için harflerin sayısal değerleri kullanılarak bu kehanetlerin sırrı gizemi açılabilirdi. Bir cümle veya cümleciğin Ebced değeri (“cümle hesabı”) varsayılan bu gizem’in anahtarı olurdu.

Bilinen bütün ebcedler semitik alfabelere aittirler ve onların da Mısır hiyerogliflerine dayandığı sanılan protosemitik harflerden türediğine inanılmaktadır. Ebcedde ilk yaygın kullanım fenike ebcedi ile olmuştur. Arap ebcedinin İbrani ve Aramî alfabesinden alındığına şüphe yoktur. Ebced’in ilk çıkışının Mısır hyeroglif rakamları ile bağlantılı olabileceği düşünülmektedir.

Ebced zaman içinde değişimlere uğramış ve geliştirilmiştir. Bu gelişim alfabelerin gelişimi ve düzeni ile bağlantılı değişikliklerdir. Örneğin Arap alfabesi zaman içerisinde gelişerek noktalı ve sesli harflerin alfabeye ilave edilmesi ile ebced de buna paralel değişikliklere uğramıştır.

Ebced hesabını akılda tutmak için bir anlamı olmayan ve Arap alfabesindeki harflerin eski dizilişini hatırlatıcı olarak kullanılan kelimelerden bir cümle oluşturulmuştur: bu ‘ebced’, ‘havvez’, ‘huttî, ‘kelemen’, ‘sa’fes’, ‘karaşet’, ‘sehhaz’, ‘dazıg’ cümlesidir.

Bu kelimelerle ilgili spekülasyonlara göre kelimelerden altısı Medyen hükümdarlarından altı kişinin adı yahut altı şeytanın veyahut haftanın günlerinin ismi olmalıydı. Arap nahivcilerinden “Müberred” ve “Seyrafi” bu yorumlarım hurâfe olduğunu, ebcedi oluşturan kelimelerin ecnebi olduğunu söylemişlerdir. Sonraları bu kelimeler muska, vefk gibi şeylerde kullanılmış ve her birine rakamsal bir değer verilmiştir.

Arap Ebcedinde harflerin sayısal değerleri

Ebced hesabında harflerin sayısal değerleri Arap alfabesindeki sıraya göre değil, İbranice ve Süryanice’deki sıralamaya göredir. Arap alfabesinde harflerin bugünkü sıralanışı daha sonra benzer harflere eklenen noktalar ve bu benzer harflerin yan yana yazılmasıyla oluşmuştur. Ebcede göre harflerin sırası ve değerleri söyledir:

elif ?       1             Ha ?       8             sin ?     60           te ?       400

be ?      2             Tı ?        9             `ayn ?   70           peltek se ?        500

cim ?     3             yâ ?       10           fe ?      80           Hı ?        600

dal ?       4             kef ?     20           Sad ?  90           zel ?       700

he ?        5             lâm ?     30           kaf ?     100         Dad ? 800

vav ?     6             mim ?    40           ra ?        200         Zı ?        900

ze ?        7             nun ?    50           şın ?     300         ğayn ?  1000

Arapçada kullanılmayan ve özellikle Farsça’dan alınıp Osmanlıca’da kullanılan pe, çim, je, gaf harfleri sırasıyla be, cim, ze ve kef eşit sayılır.

Vefk Nedir?

Vefk Nedir?

Tevafuk kelimesinin kökeninden türetilmiş olan Vefk, kelime anlamı olarak rast gelme demektir. Ayrıca tedbirsiz bir şekilde meydana çıkma ve oluşma gibi anlamları ile de dikkat çeker. Bazılarına göre ise denge ve uyum olarak karşılıkları söz konusudur. İslami literatürde ise karşılığı tılsımlı dua demektir. Allah’a yalvaran ve isteklerinin olmasını isteyen kişiler, Vefk yöntemi ile bunu gerçekleştirebilirler. Ancak normal duadan farklıdır. Çünkü yazılı bir şekilde kağıda dökülür ve kendisine özgü olan bir takım kuralları söz konusudur. Ancak büyü değildir. Çünkü her şey yine Allah’tan beklenmektedir.

Vefk Günah Mı?

Vefk dinen cazi mi sorusuna yanıt vermek gerekmektedir. Bu yöntemin İslam’a aykırı olduğuna dair bir veri yoktur. Bazı kişiler bunun büyü olduğunu söylese de, ağırlıklı görüş aksini dile getirmektedir. Çünkü Allah’ın vermiş olduğu akıl, bu yöntem ile kullanılır. İstekler yine Allah’a dua ile gönderilir. Tek fark ise bunun yazılı bir biçimde yapılmasıdır. Tam olarak rahmini bir çalışma olarak değerlendirilebilir. Böylelikle Vefk büyü müdür sorusu da yanıtını bulmaktadır.

Vefk Alfabesi Nasıldır?

Vefk yapımı sırasında ebced olarak bilinen harfler kullanılır. Yani harflerin sahip olduğu sayısal verilerden yararlanılır. Bunların tümü Arapçadır. Hem harfler hem de sayılar, Arap alfabesindeki simgeler kullanılarak yazılmaktadır. Buna ek olarak bir takım geometrik şekillerin de tercih edildiğini görmekteyiz. Arap Alfabesinin geçmişine bu noktada bakmak son derece mantıklı olacaktır. Bu alfabenin geçmişi son derece eskidir. Milattan sonra ikinci yüzyıla kadar uzanmaktadır. Nebati yazısından esinlenilerek oluşturulmuştur. Nebati yazısının kökeni ise Fenike alfabesine kadar gitmektedir. Sami kökenli bir yazı şeklidir. 28 harften oluşmaktadır. Başta Araplar olmak üzere birçok farklı kavim tarafından kullanılmıştır. Türkler, Osmanlı Devleti zamanında bu alfabenin içine daha farklı harfler eklemiş ve bu şekilde tercih etmişlerdir.