Tagged: ankarada büyü bozan hocalar

ankarada büyü bozan hocalar

Ruh Çağırma Gerçek Mi?

İnsan ruh ve cesetten meydana gelmiştir. Elektrikli aletler için cereyan ne ise, bedendeki azalar için de ruh odur. Sözgelimi bir ampulü parçaladığımızda ondaki cereyana bir zarar vermiş olamayız. Parçalanan ampul artık etrafı aydınlatamaz. Fakat onun parçalanması cereyanın varlığını ortadan kaldırmaz.

Bu misal gibi, ölmüş insanların bedenleri zamanla dağılıp ortadan kaybolsa bile, onların ruhları müstakil olarak varlıklarını devam ettirirler. Zira, beden ruh ile ayakta durur. Fakat ruhun devam ve bekası bedene bağlı değildir.

Bu durumda, “öldü” dediğimiz insanların sadece bedenleri ölmüştür. Ruhları ise “berzah alemi” denilen bir alemde hayatlarına devam etmektedirler. “Dünyanın eceli” demek olan Kıyamet kopuncaya kadar devam edecek bu alemdeki ruhlar, dünyada yaptıkları amellere göre “ya cennet bahçelerinden bir bahçede lezzet almakta, veya cehennem çukurlarından bir çukurda azap çekmektedir.” (1)

Acaba, ölmüş insanların ruhlarıyla temasa geçmek, onlardan bilgi almak mümkün müdür? Dünyanın diğer ucundaki insanlarla sesli veya görüntülü iletişim kurabildiğimiz gibi, “berzah alemi” ile de irtibat kurup, o alemin sakinleriyle görüşebilir miyiz?

Bu tür sorular eskiden beri insanları meşgul etmiş, o alemle irtibata sevk etmiştir. Eskiden kahinler bunu gerçekleştirmeye çalışırken, günümüzde medyumlar aynı şeyi yapmaya çalışmaktadır. Özellikle sosyete çevrelerinde “ruh çağırmak” yaygın bir adet haline gelmiştir. Bu konuda, metafizik meseleleri derin bir vukufiyetle ele alan Bediüzzamanın şu tesbitlerini nakilde fayda görüyoruz:

Bu mesele felsefeden ve ecnebiden geldiği için, ehl-i imana çok zararları olabilir. Ve çok su-i istimalata menşe olmakla beraber, içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünkü, doğruyu ve yalanı ayırdedecek bir mihenk, bir ölçü olmadığından habis ruhlar ve şeytana yardım eden cinnîlerin, bu vesile ile, hem onun ile meşgul olanın kalbine ve hem de İslemiyete zarar vermek ihtimali var. Çünkü, maneviyat namına, İslâmî hakîkatlere ve genel inanca aykırı haber vermeler oluyor. Habis ruhlar iken, kendilerini temiz ruhlar zannettirip, belki kendilerine bazı büyük veliler namını verip İslamiyetin esaslarına aykırı sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikatı değiştirip, saf gönüllüleri aldatabilirler. (2)

Üstteki ifadelerden şu esasları çıkarmak mümkündür:
1-Ruh çağırma olayı, bize dıştan girmiş bir olaydır. Kaynağı din değil, felsefedir.
2-Kendilerini ölmüş bir insanın ruhu şeklinde takdim eden ruh çağırma celsesinin misafiri, gerçekten o kişinin ruhu olmayıp, ya habîs ruhlardan veya şeytana yardım eden cinlerden biridir.
3-Celseye gelen meçhul misafir, gerçek dışı beyanlarla hem oradakilerin, hem de onlardan duyacak saf kişilerin inancına zarar verebilir. Mesela, kendini Mevlananın ruhu şeklinde takdîm eder. Sözüne itimadı sağlamak için, Mevlanadan bir-iki beyit de okuyabilir. Fakat daha sonra, İslâm dışı şeyleri Mevlananın sözleriymiş gibi takdîme ve telkîne çalışır.

Bu meselede, şu nokta da çok mühimdir: Sadık rüyada, habis ruhlar ve şeytan, peygamber suretinde temessül edemez. Fakat ruh çağırmakta, habis ruhlar, belki Peygamberin lisanen ismini kendine takıp, sünnet-i seniyyeye ve şeriatın hükümlerine aykırı olarak konuşabilir. Eğer bu konuşması şeriatın hükümlerine ve sünnet-i seniyyeye muhalif ise, tam delildir ki, o konuşan temiz ruhlardan değildir. Mümin ve müslüman cinnî de değildir. Habis ruhlardan olup, bu şekilde taklit etmektedir. (3)

Ruh çağırmanın bu tarz tehlikesine dikkat çeken Bediüzzaman, ruhlarla temasın nasıl olması gerektiğini de anlatır. Şöyle ki:
“Şeytanları da Onun (Süleymanın) emrine bağlı kıldık. Onlardan kimi bina ustası, kimi de dalgıç idi. Diğerleri ise zincirlere vurulmuştu.” (4)
“Şeytanlardan da Onun (Süleyman) için dalgıçlık edenleri ve başka iş yapanları musahhar kıldık”(5) ayetleriyle Cenab-ı Hak bildiriyor ki: Yerin insandan sonra şuurlu olarak en mühim sakinleri olan cinler, insana hizmetkar olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki, Cenab-ı Hakk, emirlerine itaat eden bir kuluna, onları itaat ettirmiştir. Cenab-ı Hak, manen şu ayetin işari diliyle der ki: Ey insan! Bana itaat eden bir kuluma cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de benim emrime itaat etsen, çok varlıklar, hatta cin ve şeytan dahi sana itat edebilirler.

İşte insanlığın sanat ve fennin imtizacından süzülen maddî ve manevî fevkalade hassasiyetinden tezahür eden ispirtizma gibi, ruh çağırmak ve cinlerle haberleşmenin, şu ayet, en son sınırını çiziyor ve en faydalı suretlerini tayin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi, bazen kendine ölüler namını veren cinlere ve şeytanlara ve habis ruhlara musahhar ve maskara olup oyuncak almak değil, belki Kuranın tılsımlarıyla onları itaat ettirmektir ve şerlerinden kurtulmaktır. (6)

Hem, ruhların temessülüne işaret eden Hz. Süleymanın (a.s.), ifritleri celb ve teshirine dair ayetler; hem, “Ona (Meryeme) ruhumuzu (Hz. Cebraili) gönderdik de, kendisine düzgün bir insan şeklinde temessül etti”(7) gibi bazı ayetler, ruhanîlerin temessülüne işaret etmekle beraber, ruhların celbine dahi işaret ediyorlar. Fakat işaret olunan temiz ruhların celbi ise, medenîlerin yaptığı gibi, hezeliyat suretinde bazı oyuncaklara, o pek ciddi ve ciddi bir âlemde olan ruhlara hürmetsizlik edip, kendi yerine ve oyuncaklara celbetmek değil; belki ciddi olarak ve ciddi bir maksad için, Muhyiddin-i Arabî gibi zatlar ki, istediği vakit ruhlar ile görüşen bir kısım ehl-i velayet misüllü, onlara müncelip olup, münasebat peyda etmek ve onların yerine gidip âlemlerine bir derece yaklaşmakla ruhaniyetlerinden manevi istifade etmektir. (8)

Demek ki Hz. Meryeme Hz. Cebrail bir insan şeklinde görüldüğü gibi, bunun benzeri başkaları için de mümkündür. Bu olaya, uzaktan yapılan bir yayının kendi televizyonumuzda izlenmesi misaliyle bakabiliriz. Ekranımıza yansıyan bir görüntü olduğu gibi, görülen ruh dahi, Onun zatı değil, temessülüdür.

Bir kimse uyanıkken Hz. Peygamberin ruhaniyatının temessülüne mazhar olsa ve Onunla sohbet etse, o sohbette Resulullahın söylediklerinin durumu nedir ? Kişi, bunu başkalarına nakledip, buna göre hareket etmelerini söyleyebilir mi ?

Hatıra gelebilecek böyle bir soruya, Bediüzzaman şu şekilde açıklık getirir: Nübüvvet hakîkatı velayetten ne derece yüksekse, ispirtizma vasıtasıyla veyahut terakkiyat-ı ruhiye cihetiyle mazhar olunan sohbet ve muhabere dahi, hiçbir cihette hakîki peygamberle muhabereye yetişemiyeceğinden, yeni ahkam-ı şeriyeye medar-ı ahkam olamaz. (9) Yani, böyle bir sohbet, yeni bir takım dini hükümlere medar olamaz. Zira, “Bugün dininizi tamamladım”(10) ayetinin hükmüyle, İslam Dini ondört asır evvel tamamlanmıştır.

Böyle bir sohbet, ancak dinin hakikatlerinin bir mütalaa ve müzakeresi şeklinde olabilir. Sohbete mazhar kişi, elbette bunun neticesinde ruhen tefeyyüz edecek, marifet yönüyle inkişaf edecektir.

Kanaatimizce, Bediüzzaman bu tarz sohbetlerin yabancısı değildir. Eserlerinde Üveysi bir şekilde Abdülkadir-i Geylanî, İmam- Gazali, Hz. Ali gibi zatlardan ders aldığını ifade etmiştir. (11)

Şairler, hassas ruhlu kişiler olarak, ilhama açık insanlardır. Bu ilham Rahmani menşeli olabileceği gibi, şeytani kaynaklı da olabilir. Bunlardan birinin ruhlarla irtibatını örnek olarak vermek istiyoruz. Şöyle ki:
Enis Behiç Koryürek, “beş hececiler” olarak anılan şairlerden biridir. 1949da vefat eden bu zat, önceleri ruha inanmazken, 1946da evinde yapılan bir ruh çağırma seansıyla dünyası değişir. Çedikçi Süleyman olduğunu söyleyen seansın misafiri, iki yıl boyunca seanslara devam eder. (12) Dediğine göre, h. 1112de Trabzonda vefat etmiş olan bu zat, Enis Behice eski devrin ifadesiyle bir takım şiirler yazdırır, hadisler verir, ayetler ezberletir. Farsça kıtalar söyler, bazı kehanetlerde bulunur. (13) Bu esrarlı misafir, önceleri Enis Behice tek tek harfleri söyler ve yazdırır. İleriki günlerde doğrudan doğruya Onun diliyle konuşur. Enis Behic, bunu şöyle ifade eder: ” O sözler… Edası, musikisi, manası benim tarzımdan bambaşka olan, fakat bu başkalıkla beraber gene benden bir koku, bir gölge taşıyan o sözler… Evet, ömrümde hiç düşünmediğim ve söylemesini aklımdan hiç geçirmediğim o sözler, içimden, benim içerimin daha içerisinden birdenbire fışkırıp çağlayan bir su gibi, emeksiz, engelsiz akıyor, akıyordu… Bu adeta bir irtical mucizesiydi. (14)

Enis Behiç, iki yıl devam eden bu sohbetlerde kendisine dikte ettirilen veya bizzat dilinden kaydedilen yazıları bir kitap halinde toplamıştır. Kitap, tasavvufi şiirler manzumesidir. Enis Behicin önceki eserlerinden üslub ve muhteva yönünden çok farklıdır.

Aynı dönemlerdeki ruh çağırma seanslarının meşhur isimlerinden Bedri Ruhselmanın kitaplaşan seans notlarında ise, kayda değer bir bilgi görülmemektedir.

Ruhselman, kendini ruh olarak takdim eden misafire gayb alemi ile ilgili çok şeyler sormuştur. Verilen cevaplar; desteksiz, İslâmî esaslara dayanmayan bir takım mücerred iddialardan ibarettir.

Demek ki, ruhlarla temas mümkündür. Fakat, kendini ruh olarak takdim edenin, gerçekten o kişi olması lazım değildir. Gelen meçhul misafir, cinlerden biri veya habis ruhlardan biri olabilir. Arada söylediği bazı doğruları yem olarak kullanıp, bu arada çok yalanları kabul ettirebilir. Sözgelimi, faili mechul bir cinayetin katili sorulsa ve seansın misafiri bir isim verse, o kişiye hemen katil nazarıyla bakılamaz. Bu meselede, “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse araştırın. Yoksa, bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da, sonra yaptığınıza pişman olursunuz”(15) ayetinin verdiği ölçüyü unutmamak gerekir. Zira, insanların yalan haber getirmeleri görüldüğü gibi, aynı durum cinler için de geçerlidir.

Kâmil müslümanlar, ruh çağırma seanslarıyla gayb âlemini tanımaya çalışmak yerine, Kuran vasıtasıyla o âlemi bilmeye gayret ederler. Zira Kuran, alem-i şehadette âlem-i gaybın lisanıdır. (16) Bu arada, kuvvetli bir rabıtayla, İslam büyüklerinin ruhaniyyatından istifadeye çalışırlar. Fakat, -hatta peygamberin ruhaniyyatıyla bile olsa- böyle bir sohbetin, hiç bir zaman yeni dini hükümlere medar olamıyacağının da farkındadırlar.

Kaynaklar:
1. Tirmizi, Sünen, Kıyamet, 26
2. Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 404
3. Said Nursi, a.g.e, s. 405
4. Sad, 37-38
5. Enbiya, 82
6. Said Nursi, Sözler, s. 240
7. Meryem, 17
8. Said Nursi, Sözler, s. 241
9. Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 404-405
10. Maide, 3
11. Bkz. Said Nursi, Emirdağ Lahikası s. 64; Lemalar (osm). s. 863-864
12. Hekimoğlu İsmail ve H. Hüseyin Korkmaz, İlimler ve Yorumlar, s. 420-422
13. Sinan Onbulak, Ruh ve Ruhlar Alemi, s. 4
14. Enis Behiç Koryürek, Varidat-ı Süleymaniye, s. 7
15. Hucurat, 6
16. Said Nursi, Sözler, s. 339

Cinler ve Türleri Nelerdir?

İnsanların arasında bulunan, yerleşen ve göç eden cinlere, AMMAR denir. Çirkinleşip şirret haline gelen cinlere ŞEYTAN denir. Çocuklara musallat olan cinlere ERVAH denir. Yaramaz ve güçlü cinlere de İFRİT adı verilir. Dilimizde 6. his olarak tanımladığımız aslında bir cindir. Ve bazı durumları önceden bildirir veya hissettirir. Bizi yönetir.

MELEKLER, yemezler, içmezler, üreyip, çoğalmazlar. CİNLER ise, yerler, içerler, üreyip, çoğalırlar. Sayıları insanlardan daha çoktur. Cinlerin latif ve ince varlık olmaları, üreyip çoğalmalarına engel değildir. Kendilerine iyiliği dokunan insanları ödüllendirirler, saygısızlık yapanları da cezalandırırlar. Bazı insanları etki altına alıp kendi isteklerine alet ederler veya kötü işler yaptırırlar. Hatta bazen insanlara aşık olan cinler bile vardır, bu durumda sevgililerini kaçırarak onlara sahip olurlar.

İslamiyet açısından, iyi huylu “müslüman cinler” ve kötü huylu “kafir cinler” de vardır. Bu tür cinler daha çok büyücülükle uğraşanların ilgisini çekmektedir. “Huddam” (hizmetçiler) adı altında bulunan bu cinler sayesinde hastalıkların iyileştirildiği, kötülüklerin defedildiği ve bir takım doğaüstü olayların meydana getirildiği varsayılmıştır.

İyi cinler insanları korkutmamak adına kendilerini pek fazla göstermezken; kötü cinler bir büyü sonucu ya da kendilerine zarar verecek bir harekkette bulunulduğu vakit insanlara görünürler. Bir yerlerden ses gelmesi, gece yatarken kapı çalması, ışıkların yanıp sönmesi, çeşmeden su akma sesinin gelmesi gibi işretlele varlıklarını belli ederler.

Cinlerin yaradılışı insanlardan öncedir. Bildiğimiz Şeytan lanetlenmeden önce cinlerin ileri gelenlerinden biriydi. Allah-ı Teala’nın emrine karşı gelen Şeytan sonsuza dek lanetlendi. açılıyor.

Aşırı korkuyla, aşırı sevinçle, Cin ve Ruh daveti yapmakla, mistizmi yanlış kullanmakla, başkalarının size büyü yapmasiyla, cinler yaşantımızı alt üst edebilir. Cinlerin verdiği zararlardan kurtulmak ve korunmak elbette mümkündür. Ancak yinede bilinçsiz yapılan korunma yarar yerine zarar verebilir.

Müslüman bir cin, insana zarar vermez. Hayır işlerinde kullanılırlar, görev alırlar, zararsızlardır. Kendilerine zarar verildiğinde, rüyalarda neden zarar verild iğine dair hatırlatmalar yaparlar ve de sizi korkutmadan olayı anlatmaya çalışırlar. anlamadığınız taktirde, en son yol olarak korkutarak anlatırlar.

Cin Nedir ve Nerede Yaşarlar?

Cinler hamamlarda, mezarlıklarda, pis yerlerde, ahırlarda, ÇÖplüklerde, ıssız yerlerde, duvar deliklerinde ve ağaç kovuklarInda yaşarlar. Metruk evlerde yaşarlar. Bedenini temiz tutmayan cinler insan artıklarInI yerler. Cinlerin yemekleri besmele çekilmeden yenen yemeklerdir. Ayrıca tezek ve kemikler de onların yiyecekleridir. Cinlerin insanlar gibi sosyal hayatları vardır. Onların da düğünleri, şenlikleri, toplantılarI, seminerleri, konferansları vardır.

Üreyip çoğalırlar. Yerler, içerler. Fakat onlarIn yiyip içmeleri, koku duyusuyladır. Nefsani olarak doyarlar.

Ayrıca cinlerin parası kuru soğan ve sarmısak kabuğudur. Bunlar kesinlikle yakılmayacaktIr. Aksi halde cinlerin hışmına uğrarsınız, yani zarar görürsünüz.

Mesela ; karanlıkta yada yağmurlu bir havada destursuz yere basmamak, gece tırnak kesmemek, ıslık çalmamak, gibi.

Bazı cinler, evlerin banyoları, samanlıklar, helalar gibi pisliğin içinde yaşarken; bazıları da odalar, salonlar gibi, temiz yerlerde yaşar. Kendilerine ait şehirleri, köyleri vardır.

İyi cinler insanları korkutmamak adına kendilerini pek fazla göstermezken; kötü cinler bir büyü sonucu ya da kendilerine zarar verecek bir harekkette bulunulduğu vakit insanlara görünürler. Bir yerlerden ses gelmesi, gece yatarken kapı çalması, ışıkların yanıp sönmesi, çeşmeden su akma sesinin gelmesi gibi işretlele varlıklarını belli ederler.

Cinler insanları öldürmek gibi bir davarışta bulunmazlar. Allah onlara bu izni vermemiştir. Cinlerin kademelerine göre hüddam, ifrit gibi değişik rütbeleri vardır. Cinleri bir bina yüksekliğinde ve hatta daha büyük, kanatlı, çift başlı, yılan kafalı gibi şekillerd e görmek mümkündür.

Müslüman bir cin, insana zarar vermez. Hayır işlerinde kullanılırlar, görev alırlar, zararsızlardır. Kendilerine zarar verildiğinde, rüyalarda neden zarar verild iğine dair hatırlatmalar yaparlar ve de sizi korkutmadan olayı anlatmaya çalışırlar. anlamadığınız taktirde, en son yol olarak korkutarak anlatırlar.

Cinlerin kabileleri vardır: her kabile bir farklı görev üstlenir. En kötüleri ise şeytana tapanlardır; amaçları devamlı suretle kötülük yapmaktır. Bazı insanlara musallat olurlar onların başka karşı bir cinsle evlenmelerine izin vermezler kendileriyle cinsel ilişkiye zorlarlar zarar vermek isterlerse verebilirler fakat bunların şartları vardır.

İlm-i Ledün Nedir?

İlm-i ledün veya ledünnî ilim, Allah ile ilgili bilgi ve sırlara ait ilim, gayb ve mârifet ilmidir. Allah, âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki: “Orada, kendi indimizden bir rahmet (vahiy ve nübüvvet veya uzun ömür) verdiğimiz ve ona ledünnî ilmi öğrettiğimiz kullarımızdan birini (Hızır’ı) buldular.” (Kehf sûresi: 65)

Hem Sa’lebî’nin hem de İmâm-ı Rabbânî’nin ifâde ettikleri gibi, Hızır aleyhisselâm, güzel ahlâk sâhibi, cömert ve insanlara karşı çok şefkatliydi. Allah’ın izni ile kerâmet ehli olup, kimyâ ilmini bilirdi. Hak teâlânın bildirmesiyle ledünnî ilim verilmişti. Muhammed Pârisâ; “İlm-i ledünnî verilmesinde Hızır aleyhisselâmın rûhâniyeti vâsıta olmaktadır.” buyurmuştur.

Senâullah-ı Dehlevî bu ilim hakkında şöyle demektedir: “Ledünnî ilim, çalışmak ve gayretle ele geçmez. İhsân edilen kimselere mahsûstur. Umûma şâmil değildir. Peygamberlere verilen ilimler ve vahyedilen şeyler ise, umûma şâmildir ve herkesi ilgilendirir. Yâni peygamberler, bunları, gönderildikleri kavimlere tebliğ etmekle, bildirmekle vazîfelidirler. Bu bakımdan peygamberlerin ilmi, ledünnî ilminden üstündür.”

Seyyid Abdülhakîm Arvasi ise, şunları ifâde etmektedir: “Emîr Sultan hazretleri, ledünnî ilme sâhipti. Bu ilim yetmiş iki derecedir. İlk derecesinde olan, bir ağaca bakınca yapraklarının sayısını, bir denize bakmakla damlalarının adedini, bir çöle bakınca kumlarının sayısını bilir.” Kıyamet yaklaştıkça, insanlar dinden uzaklaşmaya başlamaktadır. Eskiden kerameti görülen evliya çoktu. Fakat dinden uzaklaştıkça evliya azaldı, kerametler görülmez oldu. Ledün ilmi unutuldu. Sapıklar çoğaldı, keramet inkâr edilmeye başlandı. Kerametin hak olduğuna Kur’an-ı kerimden örnekler:

1- Hz. Süleyman, “Sebe Melikesinin tahtını bana kim getirebilir?” dedi. Cinlerden bir ifrit: “Sen yerinden kalkmadan önce, onu getiririm, buna gücüm yeter” dedi. İlmi ledün [ilmi batın] sahibi olan vezir Asaf bin Berhiya ise, “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi ve bir anda getirdi. (Neml 38-40) [Vezir de, cin de peygamber değildi. Vezir bu işi kerametle yapmıştı. Cin müslüman ise kerametle, kâfir ise sihirle yapacaktı.]

2- Hz. Meryem peygamber değildi. Kocasız çocuk doğurdu. Hz. Meryem mabette yaşar, yiyecekleri, kerametle hep yanında hazır olurdu. Kur’an-ı kerimde, (Hurma dalını kendine doğru silkele, taze hurma dökülsün.) buyuruldu. (Meryem 24) Hz. Zekeriya, Hz. Meryem’in yanında taze meyve ve yiyecekleri görünce hayret ederdi. İşte âyet-i kerime meali: (Rabbi Meryem’e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık görür, “Ey Meryem, bunlar sana nereden geliyor?” der; o da: Bunlar, Allah tarafından” diye cevap verirdi.) [Ali imran 37]

3- Eshâb-ı Kehf’in kerameti de meşhurdur. Eshab-ı kehf, yiyip içmeden, bir zarara uğramadan 309 yıl uykuda kaldıktan sonra uyanmışlardır. Kur’an-ı kerimde, (İşte bu, Allahın kudretini gösteren delillerden biridir. Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın.) buyuruluyor. (Kehf 17, 18)

4- Hz. Musa’nın yanındaki gencin çantasındaki balık canlanıp suya gitmiştir: (Her ikisi, iki denizin birleştiği yere varınca balık şaşılacak şekilde denize gitmişti.) [Kehf 61- 63]

5- Kehf suresinin 63. âyetinden itibaren Hz. Musa ile ledün ilmi’ne sahip bir zatın kıssası anlatılır. Özetle şöyledir: (İkisi, [Hz. Musa ile bir genç] kendisine ilim verdiğimiz birini buldular. Musa ona, “Sana öğretileni [ledün ilmini] bana da öğretir misin?” dedi. O zat da: “Sen benim yaptıklarıma dayanamazsın” dedi. Sonra o zat, bindikleri gemiyi deldi. Hz. Musa, “Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin” dedi. Daha sonra, bir erkek çocuğunu öldürdü. Hz. Musa, “Masumu öldürdün, pek kötü bir şey yaptın” dedi.) Günahsız çocuğu öldürmek elbette çok büyük günahtır. Ama bunu yapan zat, kerametle biliyordu ki o çocuk, büyüyünce zâlim biri olacaktı. Onun yerine iyi bir çocuk verilmesi de istenmişti. Hz. Musa’ya “Ben sana, yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?” dedi. Demek ki o zat, Hz. Musa’nın dayanamayacağını da kerametle biliyordu. Hz. Musa’nın arkadaşı duvarları [kerametle] doğrultuverdi. O zat, Hz. Musa’ya bu işlerin hikmetini açıkladı. (Kehf 63-81) [Hz. Musa’nın arkadaşının [Hızır’ın] sahip olduğu ilme ilmi ledün deniyor. Bu ilmi ancak tasavvuf sahibi, keramet ehli evliya bilir, mezhepsizler bilmez.] Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (İlmi ledün, sırrı ilahidir. Allah, onu salihlerden dilediğinin kalbine koyar.) [Deylemî]

İLM-İ LEDÜN

Türkçe’de kat, huzur, nezd sözcükleriyle karşılamaya çalıştığımız, bir mânâda “ınde” lafzının da müteradifi sayılan “ledün” kelimesi, “ilm-i ledün” şeklinde izafetle kullanılınca; gayb ilmi, esrar ilmi, Allah tarafından insanın gönlüne atılan ilâhî bilgi ve içe doğan hakikatlar mânâsına gelir. Başta, umum Enbiyâ ve Mürselîn olmak üzere, bütün evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrebînin – bir başka zaman teker teker bu kelimelerin ne mânâya geldiklerini ifade etmeye çalışacağız – ilimleri, Cenab-ı Hak tarafından vahiy ve ilham ünvanıyla gönüllere ilkâ edilmiş bilgi ve marifet olması itibarıyla, hemen hepsi de bir çeşit ilm-i ledün sayılır. Hususiyle de, “ekrabu’l-mukarrebîn” olan İlm-i Ledün Sultanı’nın hem gayb-ı mutlak hem de gayb-ı mukayyetle alâkalı her türlü bilgi ve marifeti – bununla, gayb ilmi, esrar ilmi ve vicdan kültürünü kastediyoruz – ilm-i ledün nev’indendir ve O Ferîd-i Kevn ü Zaman, Süleyman Çelebi’nin:

Bu gelen İlm-i Ledün Sultanı’dır,

Bu gelen tevhid-i irfan kânıdır.

mısralarıyla seslendirdiği gibi, bu gizli ilmin tam bir hazinedârı ve bu hususî irfan havzının da bir marifet kahramanıdır. Ne var ki, böyle özel bir mazhariyet, bütün evliyâ ve enbiyâ, bütün asfiyâ ve mürselîn için her zaman söz konusu olmayabilir. Zira, ilm-i ledün, ilâhî feyz yoluyla, hususî bir kısım kimselerin kalbine atılan özel bir bilgi ve marifettir..ve böyleleriyle aynı ufku paylaşmayanların ondan anlamaları da mümkün değildir.

İlm-i ledün, her zaman zahirî şer’e muvafık olmayabilir. Bu gibi durumlarda meşhûdâtlarını “usûlü’d-dîn” prensipleriyle tashihe tabi tutmayanlar, bazen yanılabilecekleri gibi, kendilerine tâbi olanları da yanıltabilirler. Keşf ve ilhamlarını muhkemâta göre tesbit edenler ise her zaman, berzahî ufuklarıyla mülk ve melekûtu birden görür.. dünya ve ukbâyı bir vahidin iki yüzü gibi müşahede eder.. ve tilmizlerine gayb u şehadet âleminin vâridâtından ne kevserler ne kevserler sunarlar.!

Kur’an-ı Kerim, Kehf Sûresi’nde bu mazhariyeti hâiz, Allah’ın has bir kulundan bahsederken – Sünnet-i Sahiha bunun Hızır olduğunu söyler – “Orada bizim seçkin kullarımızdan, has bir abdimizi buldular ki, Biz onu nezdimizden hususî bir merhametle şereflendirerek kendisine (ilâhî esrar) ilmi öğretmiştik.” (Kehf/18:65) şeklinde bir açıklamada bulunur. Tasavvuf erbabına göre işte bu ilim, ilm-i ledündür.. ve Hazreti Musa gibi “ülü’l-azm” enbiyâdan birisi, temelde, ilâhî bilgilerde tam metbû olmasına rağmen, münhasıran ilm-i ledün çerçevesinin belli bir motifinde Hazreti Hızır’a tâbi olarak o ilmin ihata alanını görmeye çalışmıştır. Sahîh-i Buhari’de bu farkı ortaya koyan şöyle bir rivayet vardır: Hızır, Hazreti Musa’ya “Yâ Musa, ben, Allah’ın bana öğrettiği öyle hususî bir ilme mazharım ki, sen onu bilemezsin; sen de öyle bir ilimle serfirazsın ki, ben de onu bilemem” der.

Evet, ilm-i ledün, umuma ait bir ilim olmaktan daha çok, hususî bazı kimselere Cenabı Hak’kın özel bir ihsanıdır ve onların dışındakiler her ne kadar değişik konularda daha fazla malûmat sahibi olsalar da, bu mevzuda ilm-i ledün erbabının gerisinde sayılırlar. Zira bu ilim – liyâkat, istidat, Allah’a yakınlık.. gibi hususların şart-ı adî planında vesilelikleri mahfuz – tamamen Allah’ın bir atâ tecellisidir ve kat’iyen kesbî de değildir. Bu itibarla da onun, ne okumayla, ne araştırmayla ne de daha değişik yollarla elde edilmesi söz konusudur. Evet o, Bu tamamen Allah’ın dilediğine tahsis buyuracağı bir lütuftur ve Allah, en büyük lütf ve ihsan sahibidir.” (Cuma/62:4) fehvasınca hususî bir tecellinin unvanıdır.

Ne var ki, böyle bir irfan, insanlar nazarında, ne kadar cazip, parlak, büyüleyici ve ilâhî esrara açık olsa da, yine de enbiyâ-i izâmın mazhar bulundukları ilimler ondan kat kat yüksektir, objektiftir, herkese açıktır ve insanların dünyevî-uhrevî saadetlerinin de teminatıdır. Bu iki ilim arasındaki farklılığı şu şekilde vaz’ etmek de mümkündür:

Hazret-i Musa’nın ilmi, insanların dünyevî hayatlarını tanzim ve uhrevî saadetlerini temine matuf bir “ilm-i şeriat”, Hızır’ın ilmi, gayb ve esrarla alâkalı ledünnî bir mevhibe; Hazreti Musa’nın ilmi, insanlar arasında nizam ve asayişi teminle alâkalı ahkâm ve kazaya müteallik, Hızır’ın malûmatı ise sadece melekût eksenli bir kısım vâridattan ibarettir ki, buna “ilm-i ledünn-ü sırf” dendiği gibi “ilm-i hakikat” , “ilm-i bâtın” da denegelmiştir.. ve bu ilim, aynı zamanda ilâhî esrarın da en önemli kaynağıdır. Bir zat, bu mülâhazayı ifade sadedinde şöyle der:

Bakma ey hâce ilm-i kîl ü kâle,

Esrar-ı Hak’kı ilm-i ledünde ara..!

Bu itibarla da, ilm-i ledünle cehd ve gayret arasında bazı münasebetler söz konusu olsa da, temelde onun, talim ve taallümle doğrudan bir alâkasının olmadığı açıktır. Zira bu ilim, Cenab-ı Hak tarafından mahz-ı mevhibe olarak, bazı temiz gönüllerde bir kuvve-i kudsiye şeklinde tecelli etmektedir ve aynı zamanda bu tecelli, terakki sistemi içinde değil de tedellî çerçevesinde vukû bulmaktadır: Evet bu ilim, eserden eser sahibine, vücuttan vicdana akseden bir marifettir.. ve her şekliyle de keşf ve ilham kaynaklıdır. Ne var ki, böyle bir ilham bazen, farklı derecelerde tecelli ettiği gibi, seyr-i rûhânîsini Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enam’ın vesayetinde sürdürmeyenler için, bir kısım şeytanî vesvese ve nefsanî hevâcisle iltibası da söz konusudur.

İlham, ilm-i ledünnün en önemli kaynağıdır ve hususî mânâsıyla olmasa da, ilm-i ilâhînin tecellileriyle alâkalı en geniş bir alanı işgal eder. İlham, insanın ihtiyarı dışında, onun gönlüne bir mevhibe olarak tecelli edince ona “hâtır” denir. Ancak, bazen böyle bir hâtır veya ihtara, Hak’tan geldiği kendi karîneleriyle kat’î değilse, şeytanın belli şeyler bulaştırması da söz konusu olabilir. Kendi karineleriyle Hak’tan geldiği muhakkak olan bir ilhama rahatlıkla ilm-i ledün diyebiliriz. Böyle bir esintinin Hazreti “İlim”den geldiğinin en önemli emaresi, bu türlü vâridâtın Kitap ve Sünnet’e muvafakatıdır. Bu iki asılla test edilip de doğru çıkmayan hâtır veya sûfîlerin sıkça kullandıkları bir kelimeyle ifade edecek olursak, havâtırın, nefsin hevâcisinden ve şeytanın vesveselerinden olması ihtimalden uzak değildir. İşte, böyle bir ihtimalin bahis mevzu olmadığı bir hâtırın Hazret-i İlim’in tecellilerinden bir feyiz olduğunda şüphe yoktur.

Aksine, şeytanî vesveselerin bulaşmış olması muhtemel bulunan havâtır, şeytanî; içinde nefsin hazlarının duyulup hissedileni de “heces” veya hevâcis-i nefsanîdir ki, böyle bir aldatılma alanına itilen sâlik, hemen Cenabı Hak’ka teveccüh edip, durumunu, şeriatın muhkemâtına göre yeniden ince bir ayara tabi tutması gerekir.

Sûfiye, Hak tarafından gelip kalbde yankılanan hitaba “hâtır-ı Hak”, melekten geldiği bilinene “hâtır-ı melek”, nefis ve şeytan tarafından esip rûhu saran manevî şerarelere de “hevâcis” veya “şeytanî vesveseler” diyegelmişlerdir ki, bunların arasını tefrik edebilme biraz da “usûlü’d-din” ve “Sünnet-i Seniye” mizanlarını bilmeye vabestedir. Zira, bu türlü havâtırın bazıları şer’î prensiplerle test edilerek anlaşılsa da, bazıları, zahiren dinin temel kaidelerine muhalif olmamakla beraber, çok sinsi bir kısım şeytanî gaye, emel ve maksatlara bağlı cereyan edebilir ki, onu da bu işin erbabından başkasının ayırt edebilmesi oldukça zordur.

Nefis ve onun hevâcisi, şeytan ve onun da vesveseleri ilm-i ledün konusunun dışında epistemolojik meseleler olduğundan şimdilik onları geçiyoruz.

Büyü Nedir?

Kişileri çeşitli yöntemler kullanarak, iradelerinden alıkoymaya, onlara istemleri dışında türlü şeyler yaptırmaya, istenen yönde davranışlara sevketmeye, kısaca “büyü” denilmekterdir. Büyücülük, dinin ve dini inançların tamamiyle karşısında yer alan, reçetelere ve formüllere dayanan, şeytanla işbirliği halinde olmak anlamına gelen bir eylemdir büyücüden komutları alan şeytan ve yardımcıları ya kendilerini göstererek ya da isteneni yerine getirerek varlıklarını belli ederler.

İlk insanların mağara duvarlarına çizdikleri bizon resimleriyle başlayan büyüsel ritüeller; kişinin doğada karşı koyamadığı bir takım güçlerden korunmak, onları kendinden uzaklaştırmak adına başvurduğu çeşitli yöntemler halinde günümüze değin süregelmiştir.

“Büyüsel işlemlerin çoğunlukla olumlu (Ak Büyü) veya olumsuz (Kara Büyü, Kırmızı Büyü) bir enerji akışına dayalı olduğu söyleniyor. Bir enerji bedensel bir organa, psiko-somatik (ruhsal-bedensel) bir işleve yöneltilebilir. Kitaba göre maddi dünya kötü ruhlar tarafından yaratılmıştır, ancak sihirbaz, koruyucu meleğinin yardımıyla ve büyüsel uygulamalara başvurarak, kötü güçlere karşı koyabilir hatta kötü ruhları yönetebilir.”

Büyünün çıkış noktası ve etkileri inanç farkı gözetmeksizin tektir. Büyünün dini yoktur. Insanın sahip olduğu enerji yoğunluğu, büyünün temelini oluşturmakla beraber, etkili olup olayacağını da blirlemektedir; büyü, insanın enerjisini olumsuz yönde etkilemek ve ortadan kaldırmak için, negatif enerjiyi muska gibi sembolik aracılarla kişiye göndermeye dayanan bir yöntemdir.

BÜYÜ ÇEŞİTLERİ

Asur ve Babil uygarlıklarında ak büyü ve kara büyü’nün ayrımı net olarak yapılmıştı; MÖ. 1800 yılında Kral Hammurabi Kara Büyüyü yasaklamış, uymayanları ölümle cezalandırmıştı.

AK BÜYÜ ( OLUMLU BÜYÜ )

Ak Büyü olumlu, iyiliğe yönelik, şifacı bir büyü türü olarak adlandırılır. Ak Büyü ile Kara Büyü arasındaki farklılıklar sadece niyet, amaç ve formüllerle belirlenmemektedir; bu iki büyü türünde kullanılan malzemeler tamamiyle farklıdır; Ak Büyüde ateş, altın, ayçiçeği, civa, elma, elmas, fasulye, fildişi, gümüş, horoz, inci, incir, kurşun, kuşkonmaz, portakal, sarımsak, su, süt, sirke, tavuk, tuz, yumurta, zeytinyağı kullanıldığı gibi, Kara Büyüde ceset parçaları, idrar, kan, karga, kedi (kara), kurbağa, kurt kanı, timsah dişleri, medyum, toprak (mezarlıktan), tüy (kara tüy) yarasa (gözleri ve kanı) kullanılmaktadır.

KARA BÜYÜ ( OLUMLUZ & ZARARLI BÜYÜ )

Amacı zarar vermek olan Kara Büyü, Ak Büyünün zıttıdır; sonuçları ölüme ve cinayete varabilir. Kara Büyücü, Allah’tan nefret eder, doğanın kurallarına karşı gelir, kendisini yüceltmek, güçlerini arttırmak için her şeyi yapar. Kara Büyü şeytanla ve ölü ruhlarla (nekromansi) bağlantılıdır. Hz. Musa’dan başlamak üzere bütün dinler bunu bir sapkınlık sayıp yasaklamışsa da, antik çağlardan beri ölülerin ruhlarını çağırıp bu sayede geleceği öğrenmeye çalışmak; “ölü falı” bakmak oldukça yaygın bir yöntemdir. Özellikle Orta Çağ büyücülüğü bununla sık sık beslenmiştir. Orta Çağ Tanrı bilimcilerinden Rabano Mauro şöyle der: “Ölü falına bakanlar, kötü duaları ile ölüleri diriltenler, geleceği öngörüp sorulara cevap vermelerini temin eden kişilerdir. Ölüleri çağırabilmek için ceset kanı gerekiyor, çünkü bu işlemlere yardımcı olan cinler kandan hoşlanırlar.”

KIRMIZI BÜYÜ ( KARA BÜYÜDEN DAHA ZARARLIDIR )

Kırmızı Büyü olumsuz amaç ve niyetleri, uygulamaları ile Kara Büyünün bir çeşidi yandaşıdır. En gerçek ve en tehlikeli büyüdür. Şeytan’ın ve kötü ruhların büyüsüdür. Kırmızı Büyü ayinlerinde kaz kullanır, kurban kesilir.

Haiti’de yaygın olan, Haitili yerliler ve melezler tarafından uygulanan Voodoo büyüsü en bilindik kırmızı büyüdür. Kökenleri, Afrika totemlerine varan inançlarla beslenir. Vudu Büyücülüğünde düzenlenen ayinlerde dansların, müziğini kendinden geçmelerin, kurban edilen hayvanların (kaz, horoz, kara keçi) nedeni ve amacı adları Loas olan bazı ilkel güçleri (ölü ruhları) harekete geçirmektir. Trans haline geçen vudu rahibeleri, birer medyum gibi hareket ederek bu güçlere teslim olurlar. Vudu’ya benzer bir uygulamaya Brezilya yerlilerinin Macumba (Makumba) törenlerinde rastlanır.

Macumba, temelde cinsel büyücülüğe bağlı, erotizm içerikli bir ayindir. Vudu ayinleri daha çok mezarlıklarda yapılırkenyer, Macumba ayinleri mekan olarak açık alanlar ya da ormanlar tercih edilir. Vudu’nun çok konuşulan ama kanıtlanmayan tarafı ise, Zombiler yani yaşayan ölülerdir (Zombi sözcüğü, mezardan çıkma anlamına gelir). Kara Büyüde, hipnoz ve telkin yolu ile diriltildiği söylenen bu hareket halindeki ruhsuz cesetleri yönlendirmek, Kara Büyücü’nün işidir.

Tavsiye Edilen En Etkili Medyumlar

Tavsiye Edilen En Etkili Medyumlar ve Hocalar

İnsan hayat boyu bir çok zorluk ve problemle karşılaşır bazen bunların üstesinden gelmek göründüğü kadar kolay olmaz. Haliyle bu tür durumlarda manevi ilimler‘e ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç bazen terk eden sevgili bazen aldatan eş bazen yanlış arkadaşlıklardan bazense maddi sıkıntılardan dolayı oluşur. Önemli olan bu sıkıntıların üstesinden gelebilmek için en etkili işlem yapan güvenilir hoca yada güvenilir medyum u bulmaktan geçer.

İstanbul, İzmir, Ankara gibi birçok şehirde tavsiye edilen birçok ünlü medyum vardır. Ancak tavsiye edilen medyum için en doğru seçimi yapmak medyum yorumları ve medyum tavsiyelerini incelemekten geçer. Siz de en etkili işlemi yaptırmak ve en hızlı ve doğru şekilde netice almak istiyorsanız sitemizde yer alan medyum yorumlarını inceleyebilir aradığınız en etkili medyum hocayı bulabilirsiniz.